Go Back   Lahuti.com > Okültizm & Mistisizm > Gizemli Kültler, Örgütler ve Cemiyetler



 
Seçenekler
Alt 25-04-2008, 00:24   #1
-YASAKLI-
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Bulunduğu yer: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 404
Tecrübe Puanı: 0
trues henüz daha yolun başında
Cadilar Dünyasi





Ortaçağ Avrupasının onbeşinci yüzyıl sonunda başlattığı "cadı avı", yüzbinlerce şüpheli insanın engizisyon işkencesi ve yanan odun alevleri
arasında hayatını kaybetmesiyle adeta bir katliam havası içinde sonuçlandı. Uzun bir süre insanlar, bunca insanı panik halinde üstüne çeken "cadılar"ı cezalandırıp toplum dışına atmaktan, araştırıp incelemeye vakit bulamadılar. Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı? Protestanlığın kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar Şeytanın metresleridir.

Hayvanları sütten keserler, fırtınalara sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar. Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler. Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler." Luther'den önce, Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki
kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, sarsak yürüyüşlü bu yaratık, hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden kaçmalıdır." O devirde, açık arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi. Avrupa'da "Witch", "Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar, "Witchcraft", "Hexerei", "Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün değildir.

Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez. Cadılar hakkında bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi, fanatik
Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen
kullanılmış ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer
cadı ve büyücü oldukları ima edilmiştir. Aslında bu
yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur. "Sabbath
ayini" gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona
ererdi. Yer olarak dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar,
bazen de terkedilmiş kiliseler seçilirdi. Haftanın hangi
günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin yapmak
mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem
taşırdı. Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı: 31
Aralık (Allhallows Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht).
Mevsimlerin başlangıcı da ayrı olarak kutlanırdı: Kış 2
Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1 Ağustosta, Sonbahar
21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri de
önemli sayılırdı. Ayine katılacak cadı önce hazırlığını
yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna sıvardı. Bu
merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır.
Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin
kazanda kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan
bahsedilmekte. Bazı itiraflardan alınan sonuca göre,
önce bir yaşını doldurmamış bir insan yavrusunun
topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra da
cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç,
bıldırcın otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is
karıştırılır, sonra bu karışım kazana atılarak yağın
içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de çıplak
vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış.
Ayrıca, uçmak için gerekli diğer bir drog (ilaç) da
"belladona"dır. Bütün bu otların içindeki toksik
maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin atışını,
tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali
yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi
paralize etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve
halüzinasyona (hayal görmeye) elverişli hale
getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan sonra,
cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı.
Kana karışan drogların (ilaçların) tesiriyle
kendilerinden geçerek kaskatı bir halde yatağa uzanıp
kalırlardı. Fakat, işin ilginç tarafı, bu işlemi yapan
her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine binip
uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça
veya köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte
"Sabbath ayini"ne katıldığını söylemekteydi. Üstelik,
birbirinden haberi olmaksızın ayine katılan her cadı,
genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu durumda,
cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı
yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır. Öte yandan,
zaman zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve
hayvanlar üzerinde uçarak belirli bir yere doğru
gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda tüyler ürpertici
olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı. Ayinin
yapıldığı yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100
kişiden ibaretti, kimine göreyse binlerce. Ama her
ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke yarı insan
görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip,
ürkütücü görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur
ve cadılar toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar
arası evlenmeler, bu işe yeni başlayanların Şeytan
tarafından vaftizi, cadıların Şeytan için getirdikleri
hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı. Evlenme,
vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine
yazılır, cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra
cadılar, bir hürmet ifadesi olarak sırayla şeytanın
ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt sırta
oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek
konuşmak, en çok uygulanan garipliklerdi. Bu yola yeni
giren cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı
reddeder, ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini
kazanırdı. Yapacağı anlaşmaya göre, Şeytana her hafta
bir çocuk veya bir insan kurban edeceğine veya şu kadar
insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu anlaşma
hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı
adayı Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş
olurdu. Bu arada, Şeytan da ona önce sürüneceği merhemin
reçetesini verir, daha sonra da büyücülük için gerekli
şeyleri öğretirdi. Bu işlerden sonra ziyafet faslı
gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey
bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların
etleri, kedi beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler
yenirdi. Bu arada devamlı şarap içilirdi. Ziyafet
bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları dönük
olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans
ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi
münasebete gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat
birbirlerine karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada
Şeytan ve etrafındaki iblisler de cadılarla cinsel
münasebette bulunurdu. Engizisyon tarafından cadılardan
alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya
anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu
ifadelerin sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır
olmuştur. Cadıların ayinlerde elde ettikleri diğer bir
şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit damgadır.
Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü
kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni,
yağ kisti veya deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden
ibarettir. Cadı avcıları uzun uzadıya bu işaretlerin
nerelerde bulunabileceğini ve neye benzediğini
anlatırlar. 17. yüzyılın sonunda, Amerika'nın
Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir grup genç
kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle,
tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu.
Aslında, gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı,
yoksa birtakım cinsel ilişkilerin sonucunu örtbas etmek
için mi bu yolu seçmişlerdi, bilinmiyor. Ama, bu
kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31 kişi
cadılık suçundan idam edilmiştir. Bir diğer meşhur olay,
Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın
Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar
tarafından kandırılarak Şeytanın ayinine
götürüldüklerini ve orada iğfal edilerek "posesyon"a
uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini) iddia
etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier
yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler
yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils
of Loudun" ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra
da Ken Russell'ın "The Devils" adlı filmi ile sinemaya
aktarılmıştır. Burada iki örneğini verdiğim olaylar
dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında Şeytanla
anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate
alınmakta, buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması)
ve işkence ile suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla
anlaşma, cadıların "Sabbath ayini"nde cinsel ilişkiyle
sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda gerçekleşiyordu.
"Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının veya
kurbanının içine yerleşmesi demekti. Posede olmuş kişi
şu belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal
kıvranmalar ve bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar
kusar, sesi kalınlaşarak veya incelerek anlamsız sözler
tekrarlar. Epilepsi veya histeriye benzer davranışları
olur. Bu durumdaki kişi ancak belirli hallerde böyle
davranır, sair zamanlarda ise normal bir insan gibi
olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis
tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin
vücudu örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği
durumlarda, kurtuluş yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda
giren bu iblisin dışarı atılması için yapılan bir çeşit
"cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik Kilisesi'nde
özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik edilen
"rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi
oldukça iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel
bir örneğine, Peter Blatty'nin romanından uygulanan ve
ülkemizde de gösterilen "Şeytan" filminde
rastlayabiliriz. Ekzorsizm esnasında, iblis bazen bu işi
yapan rahibin de vücuduna hâkim olabilir ve eğlencesine
rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun rahibi Urbain
Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek
sayılmaktadır. İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize
ederken posesyona uğramış ve hepsini sıra ile yatağına
almıştı. Sonunda da, bir başka tür kurtuluş yolu olan
"engizisyon işkencesi" altında bütün kötülüklerden
arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın
alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla,
kutsal kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu
olduğu zannedilen kişilere tatbik ediliyordu. İnsan,
engizisyonun yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve
mahkeme raporlarını okuduğu zaman, nerdeyse engizisyon
rahiplerinin posesyona uğramış olmasına daha fazla
ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları
uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur.
Aksine, bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye
düşen hemen hemen herkesi günlerce, hatta haftalarca
işkence odalarında yavaş yavaş ya öldürmüş ya da sakat
bırakmışlardır. Posesyon ve ekzorsizm vakaları tarihte
önemli bir yer almakta. 15. - 17. yüzyıllarda bilhassa
Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de varlığını
sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır. Bugünün
cadıları, artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça
faaliyetlerini sürdürmekte ve belirli zamanlarda
ayinlerini yapmaktadır. Ancak, kazanda çocuk kaynatmak,
insanları büyülemek gibi davranışlar artık ortadan
kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi
aralarında bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci
yüzyıl Amerikasında polis kayıtlarına geçen bir çok
faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar, çocuk
cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan
kendi içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet
suratlı insanların bulunduğu da bilinmekte. Bu yüzyılın
başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat
tanrılarına dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald
Gardner ve ondan esinlenen Margaret Murray gibi akademik
kariyeri olan kişilerin etkisiyle, cadılık sanatı
değişik bir görünüm kazandı. Başrahip ve başrahibenin
yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat
tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım
sembolik ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli
sayıda kişi tarafından "koven"ler oluşturan cadılar,
kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere devam
etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların
yasalarca yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak
sözkonusudur. İngiltere'de kendini cadıların kralı ilan
eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda sahip
başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri,
1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak,
Alex Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer
cadılar tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır.
Amerika'da bu tür olayların merkezi haline gelen
California eyaletinde, Los Angeles bölgesinin resmi
cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri yapmakla
meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik
reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo
röportajlarına çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler
yayınlamaktadır. Bir diğer meşhur cadı da Londra'daki
ünlü Lady Madeline Montalban'dır. Montalban, posta
kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse
senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı
büyüleyerek paralar kazanır, muskalar ve iksirler satar
ve en lüks yerlerde görünür her zaman. Amerika'da bu
işin reklamını yapan bir başkası da, San Francisco
kentinde kurduğu "Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış
Anton La Vey ismindeki saçını kazıtıp keçi sakalı
bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu dünyada
Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir:
"Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan
onlardır. Eğer birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen
yapıştır tokadını adamın suratına!" Film yıldızı Sharon
Tate ve arkadaşlarını doğramış olan Charles Manson da bu
tarikatin bir üyesiydi. Cadılar dünyası bugün
teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama
yolunu seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı
serbestiyet sonucu adeta bir pagan dini biçiminde bütün
Batı alemini sarmıştır. "Time" dergisine kapak konusu
olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın öncüleri, eski
cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük
büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya
Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını
katiyen kabul etmezler.
trues isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Reklamlar
Alt 25-04-2008, 20:54   #2
 
crowley - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Bulunduğu yer: izmir
Yaş: 18
Mesajlar: 147
Tecrübe Puanı: 2
crowley henüz daha yolun başında


Ama, büyük
büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya
Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını
katiyen kabul etmezler. (trues adlı üyeden alıntıdır)

bunları yapanlar hangi cadılar bilmiyorum ama benim cadı atalarım böyle şeyler yapmış olamazlar onları yapanlar ruhunu şeytana satmış besbelli
__________________
yukarıdaki aşağıdan gelir aşağıdaki yukardan hepsi birdan geldiğinden birlikte birin mucizesini gösterirler
HERMES TRİMEGİSTUS
TABULA SAMARAGDİNA
crowley isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Alt 25-04-2008, 21:42   #3
 
crowley - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Bulunduğu yer: izmir
Yaş: 18
Mesajlar: 147
Tecrübe Puanı: 2
crowley henüz daha yolun başında




Prologue
on the hills the fires burned at midnight
superstition plagued the air
sparks fly as the fires burn at midnight
stars are out the magic is here
the stars are out the magic is here…

Başlangıçta zaman yoktu. İnsanlar toprağın üzerinde yiyecek ve sıcak bir barınak arayarak oraya buraya gidip duruyorlardı. Bir gün toprağın üzerini buz kapladı, soğuk bir çağdı gelen. Ardından buz erimeye başladı ve yerini verimli bahara bıraktı. Buz kütleleri kuzeye doğru çekildikçe boş kalan yerlerde toprak yeşil sürgünlerini vermeye başladı. Geniş tundralarda ilk otlar göründü. Onları çalılılar ve nihayet ağaçlar takip etti. Böylece toprak, otlaklar ve ormanlarla kaplandı. Hayvanlar, kuşlar, böcekler ve çiçekler çıktı ortaya. Önceleri meyvelerle beslenen göçebeler, hayvanları yakaladılar ve değişen mevsimleri ayırt etmeyi öğrendiler. Yollarını gündüzleri Güneş’le, geceleri Ay’la buldular. Engin topraklarda çok küçük kalan ürkek insanlar, Güneş’i ve Ay’ı onları koruyan ve onlara yol gösteren ruhlar olarak gördüler. Güneş hep aynı yönde hareket ediyor ve hep aynı şekilde kalıyordu. Ama Ay, karanlığın gizemli ışığı, şeklini değiştiriyordu. Kabilenin kadınlarına benzer şekilde bazen sanki ruhlarla doluymuş gibi şişiyor bazen de ortada görünmüyordu. Ve gece koyu bir karanlığa gömülüyordu. Kabiledeki insanlar, yaşlı kadınlar ve ilk kanamalarından önce kızlar bedenlerine artık anne sayılan Ay’ı alırken, genç erkekler de deriler giyip boynuzlar takarak bedenlerine Av Tanrısı’nı alıyorlardı. Bu kutsal işçiler, gölgeler dünyasına, ruh alemlerine yolculuklar yaptılar. Ay onları öptü ve Güneş kemiklerini ısıttı. Bütün sırları orada öğrendiler. Onlara hastaları iyileştirmek için yapılacak içeceklerin tariflerini ve av işaretlerinin nasıl okunacağı öğretildi…

The Birth

“Bu.. Gece ve Ay tarafından paylaşılan bir Oracle’dır, dünya üzerinde herhangi bir çıkış yeri ya da oturma yeri yoktur. Ama her yerdedir… Ses kadın kahinindi… Ay’ın yüzeyinden okuduğu geleceği anlatan şarkıyla… (Plutarch)”

“Ben Queen Regina, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.”
Widdershins yönünde – saat yönünün tersi olan ay yönü- üç kez dönerek kutsal çemberi oluşturdular. Çemberin içinde durdular ve 4 öğenin ruhlarını çağırmaya başladılar

Kuzeye dönerek toprağa seslendiler:
“Toprak, toprak seni çağırıyoruz!
Bu gece bizimle ol.
Bizi gücünle kuşat
Kuvvetinle sar bizi.
Bizi içine al
İçine al.”
Güneye dönerek ateşe seslendiler:
“Ateşin ruhları! Ateşin ruhları
Bu gece bizimle dans edin
Bize enerjinizi verin
Işığınızı verin bize.
Yüreklerinizi ısıtın.
Bizi ısıtın ateşin ruhları.
Isıtın bizi!”
Batıya dönerek suya seslendiler:

“Su, su
Soğuk su, kristal su;
Vahşi, yıkıcı su,
Derin, karanlık su,
Bizi yıka
Yıka bizi!”
Doğuya dönerek havaya seslendiler:
“Rüzgar, rüzgar dinle rüzgar!
Uğuldayan, ağlayan rüzgar;
Uluyan fırtına,
Yumuşak meltem,
Taşı bizi
Taşı bizi.”
Dört öğenin ruhlarının toplanmasıyla enerji dolan çemberde şimdi tüm kadınlar Ana Tanrıça’yı uyandırmaya hazırlanıyorlardı:
“Bulutların süzülüşü,
Derenin çağlamasıyla,
Tavşanın koşuşu,
Kurdun ulumasıyla,
Ana, seni çağırıyoruz!
Dürüst ve sihirli olan her şeyle,
Cinlerin gizli yuvalarıyla,
Vahşi ve çılgın olan her şeyle
Kısır ve çıplak olan her şeyle,
Güneşin parlaklığıyla
Dölyatağının karanlığıyla,
Şimdi, seni bize çağırıyoruz!
Sesinin yumuşaklığı,
Şeklinin yuvarlaklığı,
Saçının kokusuyla
Parıldayan ve titreşen her şeyle;
Zillerin çalışı,
Ve güvercinlerin uçuşuyla,
Şimdi, seni çağırıyoruz!”


“Büyük ana!
Tüm yaşamın tanrıçası,
Bugün burada, bir anne ve çocuğu
Senin büyük klanına katmak için toplandık
Biz tanrıça anneler… Yvaine’e kılavuzluk etmeyi
Ve ona senin yolunu ve sırlarını öğretmeyi üzerimize aldık
O, tanrıçanın çocuğudur, onu kutsuyor, senin kollarına bırakıyor
Ve senin yolunda bu yeni anneye kılavuzluk ediyoruz.
Bu çocuğu kutsa!
Bu anneyi kutsa!
Ailemizi kutsa!
Tüm insanlığı kutsa!”

“Thou shall not let a witch to live. (İncil: Exodus 22:18)”

Yvaine’s Book of Shadows

Kalden, Mısır ve Druid sırlarının, Doğunun yoga öğretilerinin, Gnotiklerin, Kator, Albigensiyon, Bogomik ve Patarini gizlerinin koruyucularıyızdır. Sırlar bize güç verdiği gibi lanet de verdi. Sayımız yavaş yavaş azaldı. Bizim için normal bir ölüm bu artık. Eski kamp yerimizin neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama rüyalarımda hatırlıyorum.

Korkuyorum. Nasıl hatırladığımı bilemiyorum. Yanan et kokusu, alev alev yanan saçlar. Seyredenlerin yuhalamaları ve yüzlerindeki donuk gülümsemeler. Heryeri saran duman bana Kron’un bir öğüdünü hatırlatıyor. “Dumanı içine çek daha çabuk ölürsün.” Hayatın nefesini, çıkan zehirli ama delicesine hoş kokulu dumanı hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? O ıstırabın doruğunda, en vahşi işkence aletlerinden kötü olan bu yangında aklımda tek bir söz yankılanıyor. İnanılmaz bir şekilde bunu yineleyip duruyorum. “Ne yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne!”. Ve uyanıyorum…


“Bu yeri kutsa
Bu sınırlar arasında yaşayan herkesi
Burada büyü ve geliş
Eskisi gibi bilgelikle
Ruhlarını yücelt
Ve bağlarını güçlendir.
Cennetin kuşları
Ve tanrıların melekleri
Seni örtsün ve korusun
Tüm kötülüklerden
Bu yeri kutsa.”
Bu benim en sevdiğim kutsama büyülerinden biridir. Gereksinimi duyulan tüm öğeleri kapsar ve tüm duygular yargısızca kutsanır. Bu kutsama töreninden sonra herkes çadırlarına çekildi ve yorgun bedenlerini yumuşak yataklarına, hemen ardından da uykuya bıraktılar. Ben dahil..


Just an ordinary case..

“did i know you?
did i know you even then?
before the clocks kept time
before the world was made”




Yvaine’s Book of Shadows
Korktuğum kadar kötü olmadı burası. O berbat ilk geceden sonra bizi de almaya gelecekler diye çok korkmuştum. Tıpkı annem gibi bizi de avlayabilirlerdi. Hep beraber dualar ettik, ayinler düzenledik, Tanrıça bizi korusun diye. Her kilise çanı çalışında yüreğimiz yerinden fırladı. Fakat bir süre sonra içimizdeki korku gittikçe azaldı, azaldı ve yok oldu. Nedenini bilmediğimiz bir sebepten dolayı kasabalılar artık bizimle uğraşmıyorlar. Hatta gençler bizi sevmeye bile başladı. Yaptığımız eğlencelere katılıyorlar bizimle beraber yiyip içiyorlar. Herşey sorunsuz devam ediyor gibi. Fakat gelenler biraz azaldı. Kasabalıların gözlerinde korku var. Bizden korkuyor olamazlar –sonuçta biz onlara biraz eğlence sunmaktan başka ne verdik ki. Biz yine eğlencelerimizi devam ettiriyoruz. Üstelik eskisinden daha da keyifli olarak.

Bu akşam yine şenlikler var. Dolunay gecesi şenliklerimiz daha eğlenceli oluyor. Daha gösterişli, daha görkemli.. Bundan önceki dolunaylardaki gibi…


Secret Diary of Meron Pickett
Cadı değilim. Ama cadı olmak istiyorum. Cadılığın neresi kötü tam anlamış değilim. Anlamaya da çalışmıyor değilim aslında. Yani sonuçta ben bu kasabada doğduğumdan beri yaşıyorum ve burası yedek Vatikan gibi bi yer. Cadı lafı duyulduğunda herkese bir haller oluyor. Önce yakıp sonra yargılayacaklar sanki. İşte bu yüzden olsa gerek, cadılığa ilgi duymaya başladım. Kurallar karşı gelmek içindir misali. Neyse bu ilgim çok şükür ki (bak işte sevgili günlük, dini bütünlüğün wiccaya olan etkileri) kağıt üstünde kalmadı. Yvaine ve arkadaşları gerçek kimliğimi bulmaya yardımcı oldular.


The Samhain – The Beginning
“When I look over my shoulder
What do you think I see
Some other cat looking over
His shoulder right at me
And it's strange
Surely strange
You got to pick up every stitch
Must be the season of the witch!”


The Samhain

“Hava kararırken müzik yükselir”. Bu kural tüm çingene kamplarında yüzyıllardan beri uygulanmaktadır. Müzik çingenelerin sanatıdır. Akordiyonlar, gitarlar, davullar ateşle bir olup geceyi doldurur. Arada yanık bir kadın sesi duyulur. İçten gelen. Fakat genelde tüm şarkılar neşelidir. Çingeneler çektikleri acıları hüzünleri unutmak için yüzlerine sahte bir gülümseme koyarlar ve dansederler. Dansla bütünleşirler. Ateşin aydınlattığı kızıl ışıkta etekleri uçuşur kadınların. Kıvılcımlarla dansederler. Şölenler verip kendileri aç gezse bile konuklarını doyururlar. Eğer gerçekten şanslıysanız sizi de davet ederler ayinlerine. Ateşin diğer elementlerle buluşup insanla beraber tango yaptığı ayinlere. Şanslı değilseniz üzülmeyin. Sizi sabaha kadar süren bir eğlence beklemektedir.

Bu eğlencelerin hergün yeni konukları olur. Kasabalı gençlerin oluşturdukları konukların dışında alışagelmedik konuklar da görülebilir. Tıpkı bu gece görülen şu çift gibi. Biri ateş kızılı saçlı, biri ise orman yeşili gözlü bir dişi ve bir erkek. Eğlencenin ve şölenin ortasında duran iki yabancı. Çevrelerine korkak gözlerle bakmakta ve konuşacak birilerini aramaktaydılar sanki. Yabancı olmaları hem iyi hem kötü. Kötü - çünkü bu karmaşanın içinde annelerini kaybetmiş iki çocuk gibidirler. Kaybolmuş ve yapayalnız. İyi - çünkü yabancılar şenlikleri şenlik yapan insanlardır. Onların hayret dolu bakışları daha sonra dile gelecek ve tanıdıkları insanlara anlatacaklardı bu şöleni çeşitli abartılarla. Ama belki bu sefer durum farklıydı..


The Tarot Session
“i have wist, sin i couthe meen,
that children hath by candle light
her shadewe on the wal iseen
and ronne therafter all the night.
bisy aboute they han ben
to catchen it with all here might.”


“Ah.. Bu şeytanla karşıllaşmanızın nedeni ilizyonlara çok kolay kanmanız. Gerçekçi olmayan fikirler edinmişsiniz ama kendi sezgilerinizden değil bu. Aklınızla değil sezgilerinizle düşünün. Onlar size yol gösterecektir.”

Daha sonra mumu gül yağı ile ovdu. Onu yaktı ve şöyle söyledi:
“Gücün mumu,
Güçlünün mumu,
İsteklerimi bu gece yarat.
Bu mumun ateşinden güç çıksın.
İsteklerimi bana getirsin.
Kelimelerim güçlüdür.
Başarı kazanılmıştır.
Ve diyorum.
Bu büyü tamamlanmıştır.”
Bir parça zencefili su elementi için mihraba koydu ve şöyle söyledi:

“Suyun Çocukları,
Ateşin küçükleri.
Büyüme bu gece burda katılın.
Athena Ana’dan doğma,
Kalbimde hissedilmiş.
Bizi birleştir ve hiç ayırma.”

“Yardımıma gelen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Arkadaşlar arasında bu büyü tamamlanmıştır.
Kusursuz aşk ve kusursuz güvenle.”


noone seems to care anymore
(as) i wander through this night all alone
noone feels the pain i have inside
looking at this world through my eyes
noone really cares where i go
searching to feel warmth forever more
the wheels of life they turn without me
now you are gone eternally
no
don't leave me here
the dream carries on
inside
i know
it's not too late
lost moments blown away
tonight
mankind, with your heresy
can't you see that this is killing me
there's noone in this life
to be here with me at my side



“Tanrıça Ishtar
- - - - - - Dileğimi bahşet
Tanrıça Afrodit
- - - - - - -Yalvarmamı duy
Arzunun kapılarını
Bu kadına bu adam için açın
Isıyı hissetmelerini sağlayın
Sıcak ve tatlı vücutlarının, oh Tanrıçalar!!”

“Parlak ışık, parlayan ışık
Gücünle bu adamın yaralarını iyileştir”
Yvaine’in elindeki kuvars taşı birden daha parlaklaştı. Yvaine taşı Mulder’ın üzerinde gezdirmeye başladı. Göğsünden alnına, alnından ayak uçlarına kadar her yerde gezdirdi. Emin olduktan sonra
“Ve gerçekleşsin”



La Finalé
“Grande fête au château il y a bien longtemps
Les belles et les beaux, nobliaux, noble sang
De tout le royaume on est venu dansant
Tournent les vies oh tournent et s'en vont
Tournent les violons”



One Last Goodbye
“You came and touched so many hearts
In so many different ways.
You gave so much, and asked very little in return.
There is an emptiness as if a part of me is missing,
But I am sure with time you will show me how to be whole again.
I know you are safe now, and nothing can harm you.
Remember, although we're apart,
We will always be together.”
Epilogue
“i'm dancing barefoot heading for a spin
some strange music drags me in
makes me come on like some heroine”
Zaman öğretici ve yol göstericiydi. Takvimleri oluşturan, insanların yaşayışlarını, yaşayış şekillerini, hatta ve hatta ne yiyip ne içeceklerini belirleyen. Ama aynı anda da akıcıydı zaman. Durmazdı, devam ederdi. İşte bu yüzden insanlar bir süre sonra zaman hakkında düşünmeye başladı. Üç evresini keşfettiler zamanın; geçmiş, şimdi ve gelecek.. Geçmiş önemliydi ve öğretici. Gelecek katıydı, kuralcı ve kaygılandırıcı. Bir de şimdiki zaman vardı ki, içlerinden en önemlisi buydu insanlar için. Güneş, belki geçmişte ve gelecekte yoktu ama şimdi vardı. İçlerini ısıtan güneşe döndüler şükretmek için. Güneş gözlerini acıttı. İnsanlar da gözlerini daha az acıtan ve parlaklığını güneşten alan Ay’a döndürdüler yüzlerini. Ve ay onları koynuna aldı, onları benimsedi. Onlara öğretti, yardımcı oldu. Güneşle beraber insanları yaşattı ay. İnsanlar da geçmişe, geleceğe ve en önemlisi şimdiye şükretmek, onları daha iyi anlamak ve değiştirmek için yardım aldılar Güneş ve Ay’dan.

Yol gösteren Güneş ve Ay, şimdi buradalar ve her konuda yardımcı olmaya hazırlar. Geçmiş için, gelecek için, şimdi için kullanılmaya hazırlar. Bunları dinleyen insanlar da şimdi varlar, tıpkı geçmişte oldukları ve gelecekte olacakları gibi. Hepimizin içinde o insandan bir tane var. Yüzünü güneşe çevirince gülümseyen, dolunaydan etkilenen.. Ve bunun farkında olsun olmasın o da Ay’ın bir çocuğu. Aynadaki aksiniz kadar gerçek olan..


işte benim cadı atalarım böyle kadim ritüeller yaparlardı
evrenin tinlerini uyandırmayı bilen insanlardı,yıldızları okuyan, onlar ağaçlarla sohbet edip, perilerle dans eden bilge kişilerdi

yani aslında demek istiyorum ki cadılık truesin bizimle paylaştığı gibi bişey değildir en azından gerçek cadıldr böyle şeyler yapmazlar onlar doğayla bütünleşmenin keyfine varırlar
__________________
yukarıdaki aşağıdan gelir aşağıdaki yukardan hepsi birdan geldiğinden birlikte birin mucizesini gösterirler
HERMES TRİMEGİSTUS
TABULA SAMARAGDİNA
crowley isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Reklamlar

Lahuti.com ©2000 - 2009
Powered by vBulletin

SEO by vBSEO 3.2.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151