| | #1 |
| -YASAKLI- Üyelik tarihi: Jan 2008 Bulunduğu yer: istanbul Yaş: 26
Mesajlar: 404
Tecrübe Puanı: 0 ![]() | Cadilar Dünyasi Ortaçağ Avrupasının onbeşinci yüzyıl sonunda başlattığı "cadı avı", yüzbinlerce şüpheli insanın engizisyon işkencesi ve yanan odun alevleri arasında hayatını kaybetmesiyle adeta bir katliam havası içinde sonuçlandı. Uzun bir süre insanlar, bunca insanı panik halinde üstüne çeken "cadılar"ı cezalandırıp toplum dışına atmaktan, araştırıp incelemeye vakit bulamadılar. Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı? Protestanlığın kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar Şeytanın metresleridir. Hayvanları sütten keserler, fırtınalara sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar. Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler. Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler." Luther'den önce, Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, sarsak yürüyüşlü bu yaratık, hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden kaçmalıdır." O devirde, açık arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi. Avrupa'da "Witch", "Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar, "Witchcraft", "Hexerei", "Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün değildir. Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez. Cadılar hakkında bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi, fanatik Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen kullanılmış ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer cadı ve büyücü oldukları ima edilmiştir. Aslında bu yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur. "Sabbath ayini" gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona ererdi. Yer olarak dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar, bazen de terkedilmiş kiliseler seçilirdi. Haftanın hangi günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin yapmak mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem taşırdı. Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı: 31 Aralık (Allhallows Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht). Mevsimlerin başlangıcı da ayrı olarak kutlanırdı: Kış 2 Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1 Ağustosta, Sonbahar 21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri de önemli sayılırdı. Ayine katılacak cadı önce hazırlığını yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna sıvardı. Bu merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır. Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin kazanda kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan bahsedilmekte. Bazı itiraflardan alınan sonuca göre, önce bir yaşını doldurmamış bir insan yavrusunun topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra da cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç, bıldırcın otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is karıştırılır, sonra bu karışım kazana atılarak yağın içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de çıplak vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış. Ayrıca, uçmak için gerekli diğer bir drog (ilaç) da "belladona"dır. Bütün bu otların içindeki toksik maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin atışını, tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi paralize etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve halüzinasyona (hayal görmeye) elverişli hale getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan sonra, cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı. Kana karışan drogların (ilaçların) tesiriyle kendilerinden geçerek kaskatı bir halde yatağa uzanıp kalırlardı. Fakat, işin ilginç tarafı, bu işlemi yapan her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine binip uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça veya köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte "Sabbath ayini"ne katıldığını söylemekteydi. Üstelik, birbirinden haberi olmaksızın ayine katılan her cadı, genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu durumda, cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, zaman zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve hayvanlar üzerinde uçarak belirli bir yere doğru gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda tüyler ürpertici olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı. Ayinin yapıldığı yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100 kişiden ibaretti, kimine göreyse binlerce. Ama her ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke yarı insan görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip, ürkütücü görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur ve cadılar toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar arası evlenmeler, bu işe yeni başlayanların Şeytan tarafından vaftizi, cadıların Şeytan için getirdikleri hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı. Evlenme, vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine yazılır, cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra cadılar, bir hürmet ifadesi olarak sırayla şeytanın ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt sırta oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek konuşmak, en çok uygulanan garipliklerdi. Bu yola yeni giren cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı reddeder, ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini kazanırdı. Yapacağı anlaşmaya göre, Şeytana her hafta bir çocuk veya bir insan kurban edeceğine veya şu kadar insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu anlaşma hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı adayı Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş olurdu. Bu arada, Şeytan da ona önce sürüneceği merhemin reçetesini verir, daha sonra da büyücülük için gerekli şeyleri öğretirdi. Bu işlerden sonra ziyafet faslı gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların etleri, kedi beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler yenirdi. Bu arada devamlı şarap içilirdi. Ziyafet bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları dönük olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi münasebete gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat birbirlerine karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada Şeytan ve etrafındaki iblisler de cadılarla cinsel münasebette bulunurdu. Engizisyon tarafından cadılardan alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu ifadelerin sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır olmuştur. Cadıların ayinlerde elde ettikleri diğer bir şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit damgadır. Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni, yağ kisti veya deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden ibarettir. Cadı avcıları uzun uzadıya bu işaretlerin nerelerde bulunabileceğini ve neye benzediğini anlatırlar. 17. yüzyılın sonunda, Amerika'nın Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir grup genç kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle, tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu. Aslında, gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı, yoksa birtakım cinsel ilişkilerin sonucunu örtbas etmek için mi bu yolu seçmişlerdi, bilinmiyor. Ama, bu kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31 kişi cadılık suçundan idam edilmiştir. Bir diğer meşhur olay, Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar tarafından kandırılarak Şeytanın ayinine götürüldüklerini ve orada iğfal edilerek "posesyon"a uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini) iddia etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils of Loudun" ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra da Ken Russell'ın "The Devils" adlı filmi ile sinemaya aktarılmıştır. Burada iki örneğini verdiğim olaylar dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında Şeytanla anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate alınmakta, buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması) ve işkence ile suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla anlaşma, cadıların "Sabbath ayini"nde cinsel ilişkiyle sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda gerçekleşiyordu. "Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının veya kurbanının içine yerleşmesi demekti. Posede olmuş kişi şu belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal kıvranmalar ve bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar kusar, sesi kalınlaşarak veya incelerek anlamsız sözler tekrarlar. Epilepsi veya histeriye benzer davranışları olur. Bu durumdaki kişi ancak belirli hallerde böyle davranır, sair zamanlarda ise normal bir insan gibi olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin vücudu örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği durumlarda, kurtuluş yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda giren bu iblisin dışarı atılması için yapılan bir çeşit "cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik Kilisesi'nde özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik edilen "rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi oldukça iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel bir örneğine, Peter Blatty'nin romanından uygulanan ve ülkemizde de gösterilen "Şeytan" filminde rastlayabiliriz. Ekzorsizm esnasında, iblis bazen bu işi yapan rahibin de vücuduna hâkim olabilir ve eğlencesine rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun rahibi Urbain Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek sayılmaktadır. İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize ederken posesyona uğramış ve hepsini sıra ile yatağına almıştı. Sonunda da, bir başka tür kurtuluş yolu olan "engizisyon işkencesi" altında bütün kötülüklerden arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla, kutsal kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu olduğu zannedilen kişilere tatbik ediliyordu. İnsan, engizisyonun yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve mahkeme raporlarını okuduğu zaman, nerdeyse engizisyon rahiplerinin posesyona uğramış olmasına daha fazla ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur. Aksine, bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye düşen hemen hemen herkesi günlerce, hatta haftalarca işkence odalarında yavaş yavaş ya öldürmüş ya da sakat bırakmışlardır. Posesyon ve ekzorsizm vakaları tarihte önemli bir yer almakta. 15. - 17. yüzyıllarda bilhassa Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de varlığını sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır. Bugünün cadıları, artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça faaliyetlerini sürdürmekte ve belirli zamanlarda ayinlerini yapmaktadır. Ancak, kazanda çocuk kaynatmak, insanları büyülemek gibi davranışlar artık ortadan kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi aralarında bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci yüzyıl Amerikasında polis kayıtlarına geçen bir çok faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar, çocuk cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan kendi içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet suratlı insanların bulunduğu da bilinmekte. Bu yüzyılın başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat tanrılarına dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald Gardner ve ondan esinlenen Margaret Murray gibi akademik kariyeri olan kişilerin etkisiyle, cadılık sanatı değişik bir görünüm kazandı. Başrahip ve başrahibenin yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım sembolik ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli sayıda kişi tarafından "koven"ler oluşturan cadılar, kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere devam etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların yasalarca yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak sözkonusudur. İngiltere'de kendini cadıların kralı ilan eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda sahip başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri, 1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak, Alex Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer cadılar tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. Amerika'da bu tür olayların merkezi haline gelen California eyaletinde, Los Angeles bölgesinin resmi cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri yapmakla meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo röportajlarına çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler yayınlamaktadır. Bir diğer meşhur cadı da Londra'daki ünlü Lady Madeline Montalban'dır. Montalban, posta kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı büyüleyerek paralar kazanır, muskalar ve iksirler satar ve en lüks yerlerde görünür her zaman. Amerika'da bu işin reklamını yapan bir başkası da, San Francisco kentinde kurduğu "Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış Anton La Vey ismindeki saçını kazıtıp keçi sakalı bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu dünyada Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir: "Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan onlardır. Eğer birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen yapıştır tokadını adamın suratına!" Film yıldızı Sharon Tate ve arkadaşlarını doğramış olan Charles Manson da bu tarikatin bir üyesiydi. Cadılar dünyası bugün teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama yolunu seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı serbestiyet sonucu adeta bir pagan dini biçiminde bütün Batı alemini sarmıştır. "Time" dergisine kapak konusu olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın öncüleri, eski cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler. |
| | |
| Reklamlar |
| | #2 |
| Üyelik tarihi: Jan 2008 Bulunduğu yer: izmir Yaş: 18
Mesajlar: 147
Tecrübe Puanı: 2 ![]() | Ama, büyük büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler. (trues adlı üyeden alıntıdır) bunları yapanlar hangi cadılar bilmiyorum ama benim cadı atalarım böyle şeyler yapmış olamazlar onları yapanlar ruhunu şeytana satmış besbelli
__________________ yukarıdaki aşağıdan gelir aşağıdaki yukardan hepsi birdan geldiğinden birlikte birin mucizesini gösterirler HERMES TRİMEGİSTUS TABULA SAMARAGDİNA |
| | |
| | #3 |
| Üyelik tarihi: Jan 2008 Bulunduğu yer: izmir Yaş: 18
Mesajlar: 147
Tecrübe Puanı: 2 ![]() | Prologue on the hills the fires burned at midnight superstition plagued the air sparks fly as the fires burn at midnight stars are out the magic is here the stars are out the magic is here… Başlangıçta zaman yoktu. İnsanlar toprağın üzerinde yiyecek ve sıcak bir barınak arayarak oraya buraya gidip duruyorlardı. Bir gün toprağın üzerini buz kapladı, soğuk bir çağdı gelen. Ardından buz erimeye başladı ve yerini verimli bahara bıraktı. Buz kütleleri kuzeye doğru çekildikçe boş kalan yerlerde toprak yeşil sürgünlerini vermeye başladı. Geniş tundralarda ilk otlar göründü. Onları çalılılar ve nihayet ağaçlar takip etti. Böylece toprak, otlaklar ve ormanlarla kaplandı. Hayvanlar, kuşlar, böcekler ve çiçekler çıktı ortaya. Önceleri meyvelerle beslenen göçebeler, hayvanları yakaladılar ve değişen mevsimleri ayırt etmeyi öğrendiler. Yollarını gündüzleri Güneş’le, geceleri Ay’la buldular. Engin topraklarda çok küçük kalan ürkek insanlar, Güneş’i ve Ay’ı onları koruyan ve onlara yol gösteren ruhlar olarak gördüler. Güneş hep aynı yönde hareket ediyor ve hep aynı şekilde kalıyordu. Ama Ay, karanlığın gizemli ışığı, şeklini değiştiriyordu. Kabilenin kadınlarına benzer şekilde bazen sanki ruhlarla doluymuş gibi şişiyor bazen de ortada görünmüyordu. Ve gece koyu bir karanlığa gömülüyordu. Kabiledeki insanlar, yaşlı kadınlar ve ilk kanamalarından önce kızlar bedenlerine artık anne sayılan Ay’ı alırken, genç erkekler de deriler giyip boynuzlar takarak bedenlerine Av Tanrısı’nı alıyorlardı. Bu kutsal işçiler, gölgeler dünyasına, ruh alemlerine yolculuklar yaptılar. Ay onları öptü ve Güneş kemiklerini ısıttı. Bütün sırları orada öğrendiler. Onlara hastaları iyileştirmek için yapılacak içeceklerin tariflerini ve av işaretlerinin nasıl okunacağı öğretildi… The Birth “Bu.. Gece ve Ay tarafından paylaşılan bir Oracle’dır, dünya üzerinde herhangi bir çıkış yeri ya da oturma yeri yoktur. Ama her yerdedir… Ses kadın kahinindi… Ay’ın yüzeyinden okuduğu geleceği anlatan şarkıyla… (Plutarch)” “Ben Queen Regina, eksiksiz sevgi ile geldim ve eksiksiz barış getirdim.” Widdershins yönünde – saat yönünün tersi olan ay yönü- üç kez dönerek kutsal çemberi oluşturdular. Çemberin içinde durdular ve 4 öğenin ruhlarını çağırmaya başladılar Kuzeye dönerek toprağa seslendiler: “Toprak, toprak seni çağırıyoruz! Bu gece bizimle ol. Bizi gücünle kuşat Kuvvetinle sar bizi. Bizi içine al İçine al.” Güneye dönerek ateşe seslendiler: “Ateşin ruhları! Ateşin ruhları Bu gece bizimle dans edin Bize enerjinizi verin Işığınızı verin bize. Yüreklerinizi ısıtın. Bizi ısıtın ateşin ruhları. Isıtın bizi!” Batıya dönerek suya seslendiler: “Su, su Soğuk su, kristal su; Vahşi, yıkıcı su, Derin, karanlık su, Bizi yıka Yıka bizi!” Doğuya dönerek havaya seslendiler: “Rüzgar, rüzgar dinle rüzgar! Uğuldayan, ağlayan rüzgar; Uluyan fırtına, Yumuşak meltem, Taşı bizi Taşı bizi.” Dört öğenin ruhlarının toplanmasıyla enerji dolan çemberde şimdi tüm kadınlar Ana Tanrıça’yı uyandırmaya hazırlanıyorlardı: “Bulutların süzülüşü, Derenin çağlamasıyla, Tavşanın koşuşu, Kurdun ulumasıyla, Ana, seni çağırıyoruz! Dürüst ve sihirli olan her şeyle, Cinlerin gizli yuvalarıyla, Vahşi ve çılgın olan her şeyle Kısır ve çıplak olan her şeyle, Güneşin parlaklığıyla Dölyatağının karanlığıyla, Şimdi, seni bize çağırıyoruz! Sesinin yumuşaklığı, Şeklinin yuvarlaklığı, Saçının kokusuyla Parıldayan ve titreşen her şeyle; Zillerin çalışı, Ve güvercinlerin uçuşuyla, Şimdi, seni çağırıyoruz!” “Büyük ana! Tüm yaşamın tanrıçası, Bugün burada, bir anne ve çocuğu Senin büyük klanına katmak için toplandık Biz tanrıça anneler… Yvaine’e kılavuzluk etmeyi Ve ona senin yolunu ve sırlarını öğretmeyi üzerimize aldık O, tanrıçanın çocuğudur, onu kutsuyor, senin kollarına bırakıyor Ve senin yolunda bu yeni anneye kılavuzluk ediyoruz. Bu çocuğu kutsa! Bu anneyi kutsa! Ailemizi kutsa! Tüm insanlığı kutsa!” “Thou shall not let a witch to live. (İncil: Exodus 22:18)” Yvaine’s Book of Shadows Kalden, Mısır ve Druid sırlarının, Doğunun yoga öğretilerinin, Gnotiklerin, Kator, Albigensiyon, Bogomik ve Patarini gizlerinin koruyucularıyızdır. Sırlar bize güç verdiği gibi lanet de verdi. Sayımız yavaş yavaş azaldı. Bizim için normal bir ölüm bu artık. Eski kamp yerimizin neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Ama rüyalarımda hatırlıyorum. Korkuyorum. Nasıl hatırladığımı bilemiyorum. Yanan et kokusu, alev alev yanan saçlar. Seyredenlerin yuhalamaları ve yüzlerindeki donuk gülümsemeler. Heryeri saran duman bana Kron’un bir öğüdünü hatırlatıyor. “Dumanı içine çek daha çabuk ölürsün.” Hayatın nefesini, çıkan zehirli ama delicesine hoş kokulu dumanı hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki? O ıstırabın doruğunda, en vahşi işkence aletlerinden kötü olan bu yangında aklımda tek bir söz yankılanıyor. İnanılmaz bir şekilde bunu yineleyip duruyorum. “Ne yaptıklarını bilmeyen bu insanları bağışla, Anne!”. Ve uyanıyorum… “Bu yeri kutsa Bu sınırlar arasında yaşayan herkesi Burada büyü ve geliş Eskisi gibi bilgelikle Ruhlarını yücelt Ve bağlarını güçlendir. Cennetin kuşları Ve tanrıların melekleri Seni örtsün ve korusun Tüm kötülüklerden Bu yeri kutsa.” Bu benim en sevdiğim kutsama büyülerinden biridir. Gereksinimi duyulan tüm öğeleri kapsar ve tüm duygular yargısızca kutsanır. Bu kutsama töreninden sonra herkes çadırlarına çekildi ve yorgun bedenlerini yumuşak yataklarına, hemen ardından da uykuya bıraktılar. Ben dahil.. Just an ordinary case.. “did i know you? did i know you even then? before the clocks kept time before the world was made” Yvaine’s Book of Shadows Korktuğum kadar kötü olmadı burası. O berbat ilk geceden sonra bizi de almaya gelecekler diye çok korkmuştum. Tıpkı annem gibi bizi de avlayabilirlerdi. Hep beraber dualar ettik, ayinler düzenledik, Tanrıça bizi korusun diye. Her kilise çanı çalışında yüreğimiz yerinden fırladı. Fakat bir süre sonra içimizdeki korku gittikçe azaldı, azaldı ve yok oldu. Nedenini bilmediğimiz bir sebepten dolayı kasabalılar artık bizimle uğraşmıyorlar. Hatta gençler bizi sevmeye bile başladı. Yaptığımız eğlencelere katılıyorlar bizimle beraber yiyip içiyorlar. Herşey sorunsuz devam ediyor gibi. Fakat gelenler biraz azaldı. Kasabalıların gözlerinde korku var. Bizden korkuyor olamazlar –sonuçta biz onlara biraz eğlence sunmaktan başka ne verdik ki. Biz yine eğlencelerimizi devam ettiriyoruz. Üstelik eskisinden daha da keyifli olarak. Bu akşam yine şenlikler var. Dolunay gecesi şenliklerimiz daha eğlenceli oluyor. Daha gösterişli, daha görkemli.. Bundan önceki dolunaylardaki gibi… Secret Diary of Meron Pickett Cadı değilim. Ama cadı olmak istiyorum. Cadılığın neresi kötü tam anlamış değilim. Anlamaya da çalışmıyor değilim aslında. Yani sonuçta ben bu kasabada doğduğumdan beri yaşıyorum ve burası yedek Vatikan gibi bi yer. Cadı lafı duyulduğunda herkese bir haller oluyor. Önce yakıp sonra yargılayacaklar sanki. İşte bu yüzden olsa gerek, cadılığa ilgi duymaya başladım. Kurallar karşı gelmek içindir misali. Neyse bu ilgim çok şükür ki (bak işte sevgili günlük, dini bütünlüğün wiccaya olan etkileri) kağıt üstünde kalmadı. Yvaine ve arkadaşları gerçek kimliğimi bulmaya yardımcı oldular. The Samhain – The Beginning “When I look over my shoulder What do you think I see Some other cat looking over His shoulder right at me And it's strange Surely strange You got to pick up every stitch Must be the season of the witch!” The Samhain “Hava kararırken müzik yükselir”. Bu kural tüm çingene kamplarında yüzyıllardan beri uygulanmaktadır. Müzik çingenelerin sanatıdır. Akordiyonlar, gitarlar, davullar ateşle bir olup geceyi doldurur. Arada yanık bir kadın sesi duyulur. İçten gelen. Fakat genelde tüm şarkılar neşelidir. Çingeneler çektikleri acıları hüzünleri unutmak için yüzlerine sahte bir gülümseme koyarlar ve dansederler. Dansla bütünleşirler. Ateşin aydınlattığı kızıl ışıkta etekleri uçuşur kadınların. Kıvılcımlarla dansederler. Şölenler verip kendileri aç gezse bile konuklarını doyururlar. Eğer gerçekten şanslıysanız sizi de davet ederler ayinlerine. Ateşin diğer elementlerle buluşup insanla beraber tango yaptığı ayinlere. Şanslı değilseniz üzülmeyin. Sizi sabaha kadar süren bir eğlence beklemektedir. Bu eğlencelerin hergün yeni konukları olur. Kasabalı gençlerin oluşturdukları konukların dışında alışagelmedik konuklar da görülebilir. Tıpkı bu gece görülen şu çift gibi. Biri ateş kızılı saçlı, biri ise orman yeşili gözlü bir dişi ve bir erkek. Eğlencenin ve şölenin ortasında duran iki yabancı. Çevrelerine korkak gözlerle bakmakta ve konuşacak birilerini aramaktaydılar sanki. Yabancı olmaları hem iyi hem kötü. Kötü - çünkü bu karmaşanın içinde annelerini kaybetmiş iki çocuk gibidirler. Kaybolmuş ve yapayalnız. İyi - çünkü yabancılar şenlikleri şenlik yapan insanlardır. Onların hayret dolu bakışları daha sonra dile gelecek ve tanıdıkları insanlara anlatacaklardı bu şöleni çeşitli abartılarla. Ama belki bu sefer durum farklıydı.. The Tarot Session “i have wist, sin i couthe meen, that children hath by candle light her shadewe on the wal iseen and ronne therafter all the night. bisy aboute they han ben to catchen it with all here might.” “Ah.. Bu şeytanla karşıllaşmanızın nedeni ilizyonlara çok kolay kanmanız. Gerçekçi olmayan fikirler edinmişsiniz ama kendi sezgilerinizden değil bu. Aklınızla değil sezgilerinizle düşünün. Onlar size yol gösterecektir.” Daha sonra mumu gül yağı ile ovdu. Onu yaktı ve şöyle söyledi: “Gücün mumu, Güçlünün mumu, İsteklerimi bu gece yarat. Bu mumun ateşinden güç çıksın. İsteklerimi bana getirsin. Kelimelerim güçlüdür. Başarı kazanılmıştır. Ve diyorum. Bu büyü tamamlanmıştır.” Bir parça zencefili su elementi için mihraba koydu ve şöyle söyledi: “Suyun Çocukları, Ateşin küçükleri. Büyüme bu gece burda katılın. Athena Ana’dan doğma, Kalbimde hissedilmiş. Bizi birleştir ve hiç ayırma.” “Yardımıma gelen herkese şükranlarımı sunuyorum. Arkadaşlar arasında bu büyü tamamlanmıştır. Kusursuz aşk ve kusursuz güvenle.” noone seems to care anymore (as) i wander through this night all alone noone feels the pain i have inside looking at this world through my eyes noone really cares where i go searching to feel warmth forever more the wheels of life they turn without me now you are gone eternally no don't leave me here the dream carries on inside i know it's not too late lost moments blown away tonight mankind, with your heresy can't you see that this is killing me there's noone in this life to be here with me at my side “Tanrıça Ishtar - - - - - - Dileğimi bahşet Tanrıça Afrodit - - - - - - -Yalvarmamı duy Arzunun kapılarını Bu kadına bu adam için açın Isıyı hissetmelerini sağlayın Sıcak ve tatlı vücutlarının, oh Tanrıçalar!!” “Parlak ışık, parlayan ışık Gücünle bu adamın yaralarını iyileştir” Yvaine’in elindeki kuvars taşı birden daha parlaklaştı. Yvaine taşı Mulder’ın üzerinde gezdirmeye başladı. Göğsünden alnına, alnından ayak uçlarına kadar her yerde gezdirdi. Emin olduktan sonra “Ve gerçekleşsin” La Finalé “Grande fête au château il y a bien longtemps Les belles et les beaux, nobliaux, noble sang De tout le royaume on est venu dansant Tournent les vies oh tournent et s'en vont Tournent les violons” One Last Goodbye “You came and touched so many hearts In so many different ways. You gave so much, and asked very little in return. There is an emptiness as if a part of me is missing, But I am sure with time you will show me how to be whole again. I know you are safe now, and nothing can harm you. Remember, although we're apart, We will always be together.” Epilogue “i'm dancing barefoot heading for a spin some strange music drags me in makes me come on like some heroine” Zaman öğretici ve yol göstericiydi. Takvimleri oluşturan, insanların yaşayışlarını, yaşayış şekillerini, hatta ve hatta ne yiyip ne içeceklerini belirleyen. Ama aynı anda da akıcıydı zaman. Durmazdı, devam ederdi. İşte bu yüzden insanlar bir süre sonra zaman hakkında düşünmeye başladı. Üç evresini keşfettiler zamanın; geçmiş, şimdi ve gelecek.. Geçmiş önemliydi ve öğretici. Gelecek katıydı, kuralcı ve kaygılandırıcı. Bir de şimdiki zaman vardı ki, içlerinden en önemlisi buydu insanlar için. Güneş, belki geçmişte ve gelecekte yoktu ama şimdi vardı. İçlerini ısıtan güneşe döndüler şükretmek için. Güneş gözlerini acıttı. İnsanlar da gözlerini daha az acıtan ve parlaklığını güneşten alan Ay’a döndürdüler yüzlerini. Ve ay onları koynuna aldı, onları benimsedi. Onlara öğretti, yardımcı oldu. Güneşle beraber insanları yaşattı ay. İnsanlar da geçmişe, geleceğe ve en önemlisi şimdiye şükretmek, onları daha iyi anlamak ve değiştirmek için yardım aldılar Güneş ve Ay’dan. Yol gösteren Güneş ve Ay, şimdi buradalar ve her konuda yardımcı olmaya hazırlar. Geçmiş için, gelecek için, şimdi için kullanılmaya hazırlar. Bunları dinleyen insanlar da şimdi varlar, tıpkı geçmişte oldukları ve gelecekte olacakları gibi. Hepimizin içinde o insandan bir tane var. Yüzünü güneşe çevirince gülümseyen, dolunaydan etkilenen.. Ve bunun farkında olsun olmasın o da Ay’ın bir çocuğu. Aynadaki aksiniz kadar gerçek olan.. işte benim cadı atalarım böyle kadim ritüeller yaparlardı evrenin tinlerini uyandırmayı bilen insanlardı,yıldızları okuyan, onlar ağaçlarla sohbet edip, perilerle dans eden bilge kişilerdi yani aslında demek istiyorum ki cadılık truesin bizimle paylaştığı gibi bişey değildir en azından gerçek cadıldr böyle şeyler yapmazlar onlar doğayla bütünleşmenin keyfine varırlar
__________________ yukarıdaki aşağıdan gelir aşağıdaki yukardan hepsi birdan geldiğinden birlikte birin mucizesini gösterirler HERMES TRİMEGİSTUS TABULA SAMARAGDİNA |
| | |
| Reklamlar |