+ Konuyu Cevapla
Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Hakikat Kavramı...

  1. #1
    teoka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-07
    Bulunduğu yer
    evren içi bir yerde
    İtibar Puanı
    80
    Mesajlar
    1,661

    Hakikat Kavramı...

    Aslında denilebilir ki tüm insanlık çevrimi hakikatin aranışı ve kavranışıyla varolagelmiştir. Bu konuda bilgi adına türetilen ne varsa ve hatta refleksif tepkilerden, bilinçli-bilinçsiz yapılan tüm fiilere kadar ne kadar eylem türü varsa hepsinin ortak ve yüce gayesi daima bu hakikatin araştırılmasına bir vesile olmuştur. Elbette potansiyel olarak.
    Bununla şunu kastediyoruz; insanoğlu hakikatin içeriği olarak hakikatin kendine dönük olan araştırmasının bir unsurundan öte önem taşımamaktadır ve ancak doğal olarak bu hali içerisinde hakikatin en yüksek mertebesine olan yakınlığıyla tabii hiyerarşinin de zirvesindedir; bu nedenle sahip olduğu kolektif bilinç her zaman için hakikatle irtibat halinde olarak onun değerlendirmeleriyle hareket etmiştir.


    Şu halde hakikatin ne olduğu insan için diğer tüm varoluş biçimlerinden daha mühimdir ve zaten O'nunla olan ve idrakı gereken "Yüce Özdeşlik" salt bu nedenle sadece insan için mümkün ve tamdır.


    Hakikatin ne olduğunu, varsa türevini ya da işlevini tanımlamak ve belki de en basit bir şekilde tarifini yapmak sanılanın aksine pek mümkün değildir aslında. Evvelce yapılmış olduğu gibi uzun izahatlar ya da kullanılacak sembol ve işaretler okuyucu için bir nebze imge yaratma imkânı sunabilir kabul edilse de bu tavır idrakın bilgi ?irfan- alanından, şiirin / muhayyilenin ilham alanına kaymakla neticelenecektir. Çünkü bu konuda ne kadar hâkim ve net bir terminoloji kullanılırsa kullanılsın entelektüel sürecin kendisi, maruz kaldığı deformasyon nedeniyle pek az fark edilebilecek bir sınırlamanın içine hapsolup kalmıştır ve kalacaktır; bununsa nedeni hakikate dönük bilginin -kavranamazlık ile- rasyonaliteye teveccühünün olmamasıdır. Metafizik bilgi olarak bu bilginin elde edilmesi anlaşıldığı üzere arındırılmış "Yüce Özdeşliği kavrama niteliğine sahip" salt bilinç ile mümkündür. 1

    Olmak ve bilmek:


    Mevzu bahis metafizik bilgi hakikat için temel gereksinimdir. Çünkü istisnasız her şey gibi kozmik uyum da bilmekle olur. Kelimelerin ve kavramların üzerinde dikkatle durarak ilerleyen okuyucu şunu görecektir: Olmak fiili, mevcut kullanımındaki kadar pasif bir sürece bağlı değildir, bilakis aktifliğin en mühim bir ifadesidir. -Şu da göz ardı edilmemelidir; hakikat talibi olanlar için insanın, kader dahil hiçbir konuda pasifize edilişi kabul edilemez.- Günlük mantıktaki "oldu bitti" anlayışı bu etkin oluş kavramının tam zıddıdır, bununla birlikte oluşu bilişe bağlayan bir bilinçle edilmiş "Rabbi zidni ilma- Rabbim ilmimi artır" duası eylemliliğin ilmin sahasıyla sınırlı olmasının bir gereğindendir yoksa salt mütecessis doyum hevesinden ötürü söylenmemiştir.


    Bunu anlayabilmek için olmak fiilinin deruni manasına da bir göz atmak lazımdır; genel itibariyle düşünce olgusu özel olarak ise -şer'i manada- din, felsefe ve sanat gibi insana hitap eden üst yapı oluşumlarının kaynağı olarak 'olmak'a dönük bu araştırma- insanın varoluştaki hakiki konumunu tespit eder. Yani diyoruz ki bugün modern anlamıyla insanın varoluşunun değerlendirilmesi olabildiğine yüzeysel yürütülse de sosyal, düşünsel ve idraki tüm derecelerimizin temelinde yatan bilmeye dayalı "anlama" fiili, doğrudan "olmak" fiilinin genel bir genişleme faaliyetinin neticesidir. Şöyle ki: İnsan için, varoluşun üç ana boyutu olan kozmik âlem, fizik âlem ve psişik âlemlerin her biri ortak bir yasa çerçevesinde sürekli olarak genişlemeye tabidirler (el-Bast). Bu genişlemenin, olmak ile alakası; ortaya çıkan bu "anlık sonsuz genişlemenin", her an yeni bir oluşu var etmesidir. Mekan ve zamanın ötesinde sınırsızca devam edegelen bu oluş sıradan bir gözlemci için her üç alemin paradigmalarında da rahatlıkla müşahede edilebilir.


    Nitekim tecellinin tek bir "yasa" ile oluşuna bağlı olarak bir defaya mahsus olması hasebiyle "yasa"sında değişiklik olamayacak olan Allah adıyla müsemma varlığın Kur'an'da işaret edildiği gibi "her an yeni bir şe'ende" olması zaten bu bitimsiz oluş realitesinin de prensibini oluşturmaktadır. Allah isminin genelleyici özelliğinden hariçte olarak bu prensibe Zat'ın yerine O'na ait varlık (el-Vücud) vasfını yerleştirirsek bu daha anlaşılır bir hal alır ve bize bu prensibin idrake daha yakın bir manasını sunar: "Varlık, her an yeni bir oluştadır." İşte bu anlık yeniden oluşum realitesi, "anlık sonsuz genişlemenin" de ilkesidir. Çünkü varoluş asla bir yokluktan varlıklaşma değildir ve yoktan bir şeyin varolması imkansızdır. Ki zaten yokluk adıyla da açık olarak yoktur ve bir şey olarak "yokluğun" tasavvuru da yoktur, çünkü olmayan bir şeye ait bir fikir de olamaz. Ama bu "varoluşun var olması- kuvveden fiile dönük bir açığa çıkıştır ki "el-Hayy'ül Kayyum" olanın enerjisi ile olur her şey. Bu enerjinin gerek potansiyelde gerekse de açığa çıkışta yani kaynakta ve oluşta nasıl mümkün olduğu "Hüve ala külli şey'in kadir" ifadesiyle ortadadır. Oluş varlıktan bağımsız olamayacağı için enerji de aynı merkezden gelir.
    Anlaşılmıştır ki varlık kendindeki sonsuz ve sınırsız potansiyeli tek bir tecellide -çünkü O, zamandan münezzehtir, bu nedenle tekrar ve yenilenme O'nun indinde söz konusu olamaz- açığa çıkarmış ve böylece sahip olduğu biliş ile varoluş meydana gelmiştir.
    Tam da burada "olmak ve bilmek" arasındaki yoğun alakaya tekrar değinmeden evvel kısaca Varlığa ait görüşlerimizi sunmak istiyoruz:

    Vücud bahsi:


    Başta tasavvuf olmak üzere hakikat arayışlarının tamamı Yaratıcı-Kâinat-İnsan üçlemesini değerlendirmiş ve aralarındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışmışlardır. Hatta denilebilir ki batıni teveccühleri göz ardı edilse bile tüm dinler sadece bu ilişkiye odaklanarak bu ilişkiden çıkardıkları neticelere göre insanın nasıl olması gerektiğini açıklamaya çalışmışlardır. Bu da elbette doğal bir üçlemeyi doğurmuştur. Oysa esasta insanın sadece bir gözlemci olarak değerlendirilmesinde üçlemeden önce dikkat çeken şey mevcut ikiliktir: Allah-Kainat ikiliği. Bu ise bizim için sadece varlık-varoluş ikiliğidir kısaca, çünkü Kadim olan O'dur ve masiva sadece hadisattır. Birçokları bu iki kavramı -varlık ve varoluş- birbirlerinin yerine kullanmakta oldukları için bundan sonraki bazı açıklamalarımızda doğabilecek kavram kargaşasını engellemek maksadıyla burada kısaca aralarındaki muazzam farka değineceğiz.


    Ayrıca şu da var ki hakikatin anlaşılması bizce onun bizimle doğrudan irtibatı olan Varlık yönünün nitelik ve nicelik düzeyinde kavranmasıyla alakalıdır. Şöyle ki hakikatin bir vechesi olan Varlık, tüm düzeylerde varolan her şeyin müşterek bir niteliği olarak tüm oluşların özünü teşkil eder. Zaten bizce "bilgelik" diye addedilen şey oluşların bu tek özünün fark edilerek ona gereken saygının ortaya konulması yani bu "yüce özdeşliğin" idrak edilmesidir.


    Ancak her şeyden önce burada şu tespiti aklımızdan çıkarmamalıyız; hakikat, varlık ve öz gibi yoğun kullandığımız kavramlar kesinlikle edebi çeşitlilik olsun diye kullanılan anlamdaş sözcükler değil, olsa olsa belli bir düzeyde "özdeş" sözcüktürler. -Ki aynı öze ait farklı yönleri, düzeyleri ya da modelleşmeleri ifade ederler.-


    Varlık'a gelirsek; onun da ne olduğunu doğrudan dile getirmek zor olsa da şu kesindir ki Varlık, her şeyden önce sadece bir niteliktir. Salt nitelik. Var olmanın niteliği. Yani aslı, orijini itibariyle kendi kendine bir oluş ya da hakikatin kendisi değil ikisi arasında bir sebep-sonuç bağıntısıdır. Hakikatin kendisi değildir çünkü hakikat Varlık'ın ilkesi olarak daha yukarıda bulunur ve doğal olarak Varlık hakikatin veçhelerinden birisi olarak onun anlaşılması için bir vasıtadır denilebilir.


    Zaman, mekan ve diğer boyutların hiçbirisi Varlık'ı sınırlandıramaz ve konumlandırıp sabitleyemez. Çünkü zaman, mekan ve diğer boyutlarla beraber oluşların hepsinin ilkesi odur ve hepsini ve fazlasını kendinde kuvve halinde bulundurur. Yani zamanı da mekanı da "var" eden neticede bu nitelik veya prensiptir. Zaten bu nedenle Varlık için "salt niteliktir" ifadesinden başka bir tarif bizce kullanılamaz.


    Tevrat'ta geçen hadisede Musa'ya yönelen "Varlık benim" diye sesleniş ve Kur'an'daki "Evvel, Ahir, Zahir, Batın O'dur" ayeti bunun delilidir.


    Varlık O'dur; çünkü kendisinde bulduğu Vücud sıfatıyla vardır. Evvel ve Ahir'den şimdiye (tahakkuk), Batın'dan Zahir'e çıkış (tezahür) ise olmak fiilinin vasıtasıyla gerçekleşir ki -bu teccelliyatın tamamıdır- en başta işaret ettiğimiz "bilmek" mevzusunun neticesidir.


    Burada hemen varoluşu da anlamak daha gerekli gibidir: görüldüğü üzere varolmak, Varlık'tan oluşa inmek / inzal etmek demektir. Şu halde varoluş için; 'Varlık'ın kendi kapasitesini herhangi bir boyutta açığa çıkarmasıdır' denilebilir ki Arapçada bu kavram "mevcudat" lafzı ile karşılanmaktadır, yani olan veya vücuda gelen. 2 Bu nedenle sufiler "hiçbir ŞEY varlık kokusu almamıştır" demişlerdir.


    Öyleyse Varlık demek Vücud demektir ve varoluş da mevcut demektir. Anlaşılır kılınması için şu da ilave edilebilir ki; Varlık yukarıda değindiğimiz gibi bir ilke olarak nitel bir çekirdek iken varoluş sadece niceldir ve açılıp, büyüyen ağacın kendisidir. Bu konuda bizi aydınlatacak bir perspektifte biçim kavramıdır; doğal olarak Varlık, eşyanın niteliği olduğu için ve biçim de bir şey olduğu için Varlık, biçimin de ilkesidir. Bizim daha evvel başka bir eserde yazdığımız gibi 3 biçim gerçekliğin ilk kırılması, yani illüzyonun başlangıcıdır.


    Bu nedenle Muhyiddin İbn Arabi sufilerin bakış açısına en güzel bir örnekle "la mevcude illa Hu" (mevcut olan yok sadece O var: Varlıkta O'ndan başka vücud sahibi yoktur) demiştir.

    Hakikat:


    Peki bütün bunların anlamı nedir? Varlığın bir yaratıma gidiş sırrı nedir?


    Varlığın varoluşu meydana getirişi ya da başka bir ifadeyle açığa çıkarışı O'nun kendi varlığında yaptığı araştırmanın neticesidir. Esas manasıyla da genel algılayıştaki gibi "imtihan" etmek gayesiyle eşyayı yaratmak söz konusu değildir. İmtihan bir misal olarak kullanılmıştır.


    "Ben sizin rabbiniz değil miyim?"
    "Evet! Sen bizim rabbimizsin."


    Esas gaye yukarıda denildiği gibi bir araştırmadır. Bu araştırmanın mutlak hükmü kader ilmiyle doğrudan alakalıdır -kudret sıfatının neticesi olarak- ve hatta "insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım" ifadesi dahi bu hükümdendir, aynı namazın belki en mühim sırrı olan "yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz" ayeti gibi. Biz bu araştırmayı işte bu sebeple "makrokozmik araştırma" diye niteliyoruz.


    "Gizli bir hazine" olan Hu, kendi Vücuduna -Varlığına- dönük olarak bir seyre girişmiş ve bu seyrin neticesinde kendi potansiyelinde mevcut olan manaları görmüştür. İşte bu manaları görüp, tanıyıp, bilmesi onların oluşlarının da illetidir. Bu biliş ile kudret de açığa çıkarak -kudreti de bilmiştir- mukadderat dâhilinde oluşu meydana getirmiştir. Bu nedenle denilmiştir ki Varlık asla varoluş ile sabitlenemez ve kıyaslanamaz. 4 Çünkü bizim algımızda oluş halinde bulunan bu manalar O'nu ihata edemez ve asla Varlık sadece varoluşla sınırlıdır denilemez. "Her bilenin üstünde bir bilen" olduğu için zaten zahir olanın sınırı yoktur, aynı sistemden batının da sınırı olamaz. Bununsa sebebi mevcudat dediğimiz manaların Vücudun tamamı değil bir kısmını teşkil ediyor oluşudur. -Elbette ki bu kısım kelimesi cüz olarak değil algıya hitap eden boyut olarak değerlendirilmelidir.- O kendinde bütün manaları bilmektedir ama hepsini açığa çıkarmadığı da ortadadır. En azından sonsuz sayısız evren planları göz önüne alındığında açığa çıkarmış bile olsa bunun bilişi yine kendinde olacaktır ve Zat'ından başkası bilemeyecektir.

    Öyleyse O'nun "Sübhan" oluşu da açıklanmıştır. O'nu kimse -hiçbir birim- bilemez, özdeşlik olmaksızın birimselliği söz konusu ise. Bu noktada da bilen-bilinen, gözleyen-gözlenen ikiliği olamayacağı için sübhaniyyet zorunludur. Bu konunun ayrıca belirtilme maksadı ise bir takım okumuş kesimin tasavvufu salt felsefe düzeyinde değerlendirerek ya da onu en fazla mistik akımlardan biri ya da panteist bir görüş sanmasıdır.


    Neticede burada hakikat de açıklanmıştır: hakikat sübhaniyyetin varoluşa bakan yüzüdür. Ki biliş ile ortaya çıkan oluşun kaynağı ve sonucudur Hakikat.
    "İnna lillahi ve inna ileyhi raci'ün."

    Allah'ın kendini tanıması demek olan ilmi; kendinde bulduğu manaları ile oluşmasını istediği manaların irade sonucunda yine kendi enerjisi ile açığa çıkışıdır. Hakikat O'nun kendine olan kendi ilmidir ve bu manasıyla Hakikatin aslı O iken her şey yine oluş olarak hakikate dayanır. Ama O sübhandır.


    Hallac-ı Mansur bu yüzden hevasına göre konuşmayan Rasul'ün (53:3) 'beni gören Hakk'ı görmüştür' ifadesine ermiş bir Zat olarak "ene'l Hakk" diyebilmiştir.


    Ki diyen, zaten - Hallac-ı Mansur libasında- ez-Zahir ismiyle yine O olmuştur. 5

    Es'Semavi



    Dipnotlar:

    (1): Bu bilincin genel modern anlamıyla hele hele Freud'un başlattığı psikanalitik değerlendirmesiyle alakası olmadığı açıktır. Bilinç, kozmosla uyum için gerekli aktifleşmenin ilk koşuludur ve kesinlikle mutlaklıkla kuşatıldığı için değer ve ölçü kavramlarına yabancıdır. Varoluşa ve kendiliğe ait tüm değerlendirmeler psişik alanda egonun birer üretimidirler.
    (2): Ayrıca Vücud-mevcud karşıtlığına uygun olarak Varlık'ın ilkesel hali olan Kadim yönüne işaret maksadıyla, olan manasında "hadisat" terimi de "mevcud" yerine kullanılabilir.
    (3): İntihar Etmek İsteyenler İçin Yaşam Kılavuzu. Es'Semavi
    (4): Bu konunun idrakı için İhlas suresinin özellikle üçüncü ayeti ve tamamı, "sübhanallah" zikri ve ahadiyyet konularının tefekkürü bir açılım verecektir.
    (5): Tıpkı Yunus'un sözleri gibi:
    "Ete kemiğe büründüm
    Yunus diye göründüm."
    Sil gözünün yalnızlıklarını...
    O an fısılda duvarlara adımı.
    Bin bıçak var sırtımda,
    Biniyle de adaşsın...


  2. #2

    Üyelik tarihi
    Eyl-07
    İtibar Puanı
    123
    Mesajlar
    95
    Güzel ve yararlı alıntıyı paylaştıgınız
    için teşekkürler.

  3. #3
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    I. Hak, Hakikat Kavramları

    ‘Haklı’ ve ‘hakikatli’ kavramlarını günlük yaşantımızda aynı anlamlarda kullanmadığımız halde, birbirine çok yakın anlamlarda algılanan iki kavramdır hak ve hakikat kavramları.

    Sosyal alanda ‘pay’ anlamına gelen ‘hak’ kelimesinin, istilahî karşılığı hukuğun temelini oluşturan adaletin eşdeğeridir. Daha geniş bir ifade ile istilahî anlamda hak, prensipleri, kanunları ve şahısların bu prensipler içerisindeki yerini ve kazanımlarını ifade eder.

    Hak kelimesinin kök anlamı ile kavramsal karşılığı tam olarak örtüşür. Zaten kendisi bir kök kelimedir. Hak kavramsal olarak , sabit olan ve değişkenlikten uzak mutlak gerçekliğin ifadesidir. Yani, herşeyden bağımsız ve bağlantısız, sabit olan ve şartlara göre değişmeyen gerçeğin tanımıdır. Gerçekliği başka bir kaynağa dayanmaz, kaynak bizzat kendisidir. Aslında zaten ancak bu şekilde değişkenlikten uzak olabilir. Eğer kaynak bir başkası ise, araya giren şartlarla değişir ve bu haliyle ‘hak’ olmaktan da uzaklığını ispat etmiş olur. Diğer açıdan hak kavramı, ancak gördüğünü, kavradığını tanımlayabilen insan zihni için oldukça zor bir kavramdır. Çünkü kavrandığı an, kavranamamış ve tanımlandığı an tanımlanmaktan da uzaklaşılmış olacaktır. Çünkü, tanımlamaya çalışmakla şartların hükmü altındaki maddîlikten ve maddî ilşkilerden gökteki güneş yerden ne kadar uzak ise, o kadar uzak olan bir gerçeği nesnelleştirmiş ve şartların değişkenliği ile değişmeye de mahkum etmiş olacağız. Tanımlamaktan ve kavramaktan nihayetsiz derece uzak olduğu bilinmesi şartıyla akıl ve hikmet, hakkı içsel boyutta hissedebilmek için bir yol olabilir.

    Hakikat ise, bir gerçekliği üzerinde yansıtır ancak, kaynak kendisi değildir. Tanımlanabilir ve kavranabilir. Çünkü gerek varlık olarak, gerekse fiil olarak maddî bir boyutu vardır. Kendisine oranla daha yukarıda ve mutlak olan bir gerçeğin sebepler ve oluşlar diyarında yansımasıdır. Var olan herşeyin ve her bir ilişkinin, akmakta olan her bir olayın bir gerçekliği vardır. Eğer bir gerçeğe dayanmasa idi, var olamayacaktı öncelikle. Varlığının maddi boyutunda, bir nizam ve intizam vardır. İkincisi, varlığının bir anlamı vardır. Dikkatlice bakılınca, var olan herşeyin bulunduğu hayat mertebesinde kesin bir gerekliliği olduğunu görürüz. Bilim olarak yazılan tüm eserler bu gerçekliğin araştırmasından ve sonuçlarından ibarettir. Tıp bilimi sadece insan vücudundaki intizamı ve ilişkilerdeki anlam üzerine kuruludur. Bu bağlamda binlerce cilt kitap yazıldığı halde, keşfedilen hakikatler, keşfedilemeyenlere oranlanamayacak ölçüdedir henüz. Toprağın, ağacın, suyun, bulutun, sineğin… bu hayatın ortasında bulunma gerekleri ve gerçekleri vardır. Hepsi yerli yerinde ve yeterince anlamlıdır.

    Üçüncüsü, diğer varlıklarla olan ilişkilerinde açığa çıkan bir gerçek vardır. Kainatta öylesine mükemmel bir ilişki ağı vardır ki; bu ilişkiler, sanki her bir varlık için “kendi varlıklarından öte diğer varlıklar için vardır” denecek kadar anlamlıdır. Suyun varlığındaki en yüksek anlam, hayata hizmetinde saklıdır. Bir başka açıdan ise, bir tek su molekülünün var olabilmesi için tüm kainat herşeyiyle çalışmaktadır.

    İşte herşeyin maddî varlıklarında, yaptıkları hizmetlerde ve aralarındaki İlişkilerin tümünde; ancak herşeyi kuşatan küllî bir bakışla bakılabildiği zaman gerçek boyutuyla fark edilebilen rahmet, kerem, adalet, şefkat, izzet.. gibi yüksek ve muhkem anlamlar, vardır bu kainatta. Bu yüksek manalar, üzerlerinde göründükleri şeylerin bizzat malları olmayıp, yüksek ve bir tek kudsî gerçeğin yansımasıdırlar. Gerçeği yansıtan şeylerin varlıklarındaki kararsızlık ve geçicilik, değişkenlik üzerlerinde yansıyan gerçeğin kaynağı olmadıklarını ispat eder. Eğer gördüğümüz gerçeklik, şartlara göre değişkenlik arz ediyorsa, o görünen şey kaynağın kendisi olamaz. Başka ve sabit olan bir gerçeğin yansımasıdır o seyrettiğimiz hakikatler.

    Mesela bir gün üzerinde milyarlar değerinde para olan, bir başka gün ise meteliği olmayan birini gördüğmüzde, bu şahsın kendisinin zengin olmadığını, belki gerçekten zengin olan birinin parasını taşıdığını anlarız. Yine zatında aciz bir asker eğer harikulade bir kudret ile hareket ediyorsa, bu kesinlikle kendisine oranla daha muhkem ve yüce olan bir saltanatın kudretini üzerinde taşıdığı içindir. Askeriyeden terhis olunca o eski kudretin hiçbir yansıması kalmayacaktır üzerinde. Eğer üzerinde görünen kudretin kaynağı bizzat kendisi olsa idi, şartlara göre değişkenlik arzetmeyecekti.

    Diğer açıdan, bu kainattaki varlıklarda kendini gösteren gerçeklerdeki mükemmellik ve bu varlıkların aralarındaki intizam, kaynağın bir ve tek olduğunun kesin ispatıdır. Yoktan var olmuş bu kainatta kendini gösteren ‘kudret’ değişmez bir gerçekliktir. Tüm annelerle yavruların ilişkilerinde kendini gösteren ‘şefkat’ de öyledir. Herşeyin yerli yerinde olması ve birbirinin hukuğuna tecavüz etmemesi ile kendini gösteren ‘adalet’ dahi değişkenlikten mutlak anlamda uzaktır. Kainatta özellikle semanın içerisinde kendini gösteren nizam ile açığa çıkan ‘saltanat’ da dâimidir. En küçük bir varlığın en küçük bir ihtiyacına cevap veren ‘rahmet’ de, ihtiyacın fazlasını ihsan eden ‘kerem’ de, keremdeki güzellik ve ‘ihsan’ da, nihayetsiz hazinelerin sahibi olduğunu hissettiren ‘gınâ’ da, her bir varlığın yerli yerinde var olmasında ve o varlıkların yönelişlerindeki hikmet ile kendini gösteren ‘irade’ de, herşeyi kuşatan ve takdir eden ‘ilim’ de,… değişmez birer gerçektirler.

    Ancak, bu gerçeklikler her ne kadar değişmez olsalar da, biri diğerini perdeleyerek ön plana çıkabilmekte, varlıkların mahiyetlerinde ve ilişkilerinde bazı zaman bu gerçeklik kendini göstermekte, bazen de bir digeri ile yer değiştirmektedir. Rahmet, adalet, kerem, ihsan,… gibi gerçekliklerin mahiyetlerindeki değişkenlikten uzaklığa rağmen, tecellilerdeki, yansımalardaki bu yer değiştirme, bu değişkenlik, tüm bu saydığımız gerçekliklerin bir tasarruf altında olduğunu ve bu tasarruf sahibinin birer ünvanı olduğunu ortaya koymaktadır.

    Gerçi bu ünvanların her biri bir diğerini kesin olarak gerektirmektedir. Adalet, merhametsiz ve ilimsiz ve kudretsiz asla olamaz. Olsa olsa acziyet ya da zulüm olur. Yine hikmet ilmi gerektirir, izzet kahrı iktiza eder. Nasıl ki, hakikatli bir insan hayatın içerisinde değişik hallerde görünür. Zayıflara merhametli, zulme uğrayana karşı engin, zalime karşı izzetli ve celalli, problemli bir noktada hikmetli, fakire karşı cömert… olursa ve bu açığa çıkan tüm ünvanlar onun mahiyetindeki değişmez bir gerçekliğin tezahürü ise, kainatta kendini gösteren tüm yansımalardaki tasarruf ve bu tasarruftaki yerli yerinde hareketler, bu mutlak ve değişmez ünvanlar, bu ünvanların tezahüründeki tasarruf, sabit ve değişmez, hür ve tek bir kudsî mahiyete, bir ‘hak’ka işaret eder kesin olarak gösterirler. Herşey herşeyiyle, denizdeki dalgaların varlıklarıyla ve yansımalardaki değişkenlikleriyle, gökteki bir ve tek güneşe işaretlerinden sonsuz kat daha yüksek ve gerçek bir işaretle, bir ve tek ‘hak’ka işaret eder, Zat’ı Cenab-ı Hakkı gösterirler.

    İnsan ve Gerçeklik Arayışı

    İnsan bu hayatın ortasında daima değişmez bir gerçekliğin peşindedir. Duyguları, hayallerini süsleyen sabit bir gerçekliğin sevdasındadır. İnsan zenginliği bu nedenle arar. Çünkü insan zenginliğin yaşantıdaki kararsızlığı, değişkenliği azaltacağını sanır ve makam, mevki bu nedenle aranır. Kendisinin yaşantısını tarif edenlerin yerine kendisi geçerek hem daha kararlı bir noktaya geçmek ister, hem de dilediğini yapabilme imkanını elde edebileceğini zannederek hayaller kurar. Daha güzel veya daha yakışıklı biri ile daha kararlı bir ilişki, daha doyudrucu bir birliktelik kuracağını düşünür insan, kendisinin de tam olarak fark edemediği hisler yumağı içerisinde. Gerçekte, mü’min olsun veya olmasın herkes için geçerli olan bu gerçeklik arayışının arkasında, değişkenlikten kurtulup bir şekilde sabitleşebilmek sevdası vardır.

    Oysa artık bu gün yaşantıları tarif eder hale gelen, insanların asırlar boyu birbirlerinin ölümüne fetvalar verdiren makamlar, güzellikler, zenginlikler, yücelikler kesin anlamda değişkendirler, sabit olmaktan nihayetsiz derece uzaktırlar. Çevremizdeki herşeyde ve her ilişkide bir gerçeklik vardır. Ancak bu gerçeklikler asıl değil, sadece birer yansımadırlar. Yapılması gereken şey arayışı durdurmak değil, sevdayı öldürmek kesinlikle değildir. Peşine düştüğümüz gerçekliğin arkasına yönelmek, onda kendini gösteren sabit ve asıl olan gerçeğe yönelmektir.

    Kalpler ‘Hak’ka sevdalı yaratılmıştır. Ancak nazarlar aynalara takılmış, sevdalar yanlış adreslere yönelmiştir. Aynaların kırılmasıyla duygularda oluşan boşluğun, hüzün istilasının ifade ettiği şey işte ancak budur: “Adres yanlıştı dostum. Aradığın ben değilim.”

    Değişmezliğin tarifi ve gerçek adresi ancak ‘hak’tır. Her arayışın gerçek muhatabı ancak ‘Cenab-ı Hak’tır. Eğer O’na ulaşabilirse her arayışın neticesi sabit bir saltanattır. Yanlış adreslerde harcanan zamanların ve telef edilen duyguların neticesi ise ancak hüsrandır. Ve madem ki insanın, insaniyetine yakışmayan süfli haller istisna, her türlü yönelişinde bir arayış vardır. Ve her arayışın gerçek muhatabı ancak ‘Hak’tır. Öyle ise gerçek bir bilinç le baştan yolu belirlemek, bataklıklara saplanmadan gerçeğe yönelmek ve her sevdalı hissimizin gerçek muhatabının ancak O olduğunu bilerek yola koyulmak bizi hüsranlar ve hayal kırıklıkları yaşamaktan da alıkoyacaktır. Gerçek olan da, aklın gereği de zaten budur. Ve kalplerimizde yerleştirilmiş bu çok yoğun değerli hislerin gerçek muhatabı ancak O’dur. O hislerin kadr-i kıymetini bilecek bir muhatap ancak değişmez ve asıl gerçeklik sahibi olan Zat’ı Cenab-ı Hak’tır.


    Salih Özaytürk'ten alıntı yaptim bende

+ Konuyu Cevapla

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Bağlama Büyüsü Bağlama Büyüsü Muhabbet Büyüsü Aşk Büyüsü Büyü Aşık Etme Büyüsü Medyum

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198