+ Konuyu Cevapla
Toplam 2 sonuçtan 1 ile 2 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: İman, İslam, Takva, İhsan - Mevdudi

  1. #1
    kAi
    kAi isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    kAi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eki-08
    Bulunduğu yer
    │║▌║││█║▌ ║▌║█║▌║ 875698753345123343102 © σяigiиαL ρяσfiL
    İtibar Puanı
    332
    Mesajlar
    1,033

    Thumbs down İman, İslam, Takva, İhsan - Mevdudi

    İMAN:

    İslami hayatın temeli olan imandan başlayalım. İmanın tevhidi ve peygamberliği ikrardan ibaret olduğunu bilmeyen yoktur. Bu ikisini ikrar eden kişi, İslam’a girmenin kanuni şartını yerine getirmiş ve inananlardan olmuştur. Böyle olunca kendisine müslümanlara yapılan muamelenin yapılmasına hak kazanmıştır. Fakat sadece kanuni bir işlemi tamamlamak kabilinden olan bu ikrar hemen üzerine İslam köşkünü diğer üç mertebesiyle bina etmek için kâfi midir? Esef ve hüzün sebeblerinden birisi çoğu kimsenin bunu böylece kabul etmeleridir. Bu yüzden bu mücerred ikrarı görünce hemen üzerine İslam binasını kurmaya başlıyorlar. Hemen peşinden bu zayıf temellere takva ve ihsan tabakalarını atmaya çalışıyorlar ki, bu binanın ömrü asla uzun süremez, yıkılmaya dökülmeye hazırdır. Fakat kamil bir İslami hayat için, imanın her yönüyle, şümullü bir şekilde, bina köklerinin derinleşmesi lazımdır. İmanın şubelerinden herhangi biri eksik olursa o şube İslami hayatta eksik kalmış demektir. İmanın zayıf kaldığı noktada İslami hayatın binası zayıf ve çökmeye maruz kalmış demektir.
    Mesela, buna misal olarak Allah’a imanı ele alalım. Allah’a iman, dinin başı ve ilk temel taşıdır. Allah’ı ikrar normal şeklini aşıp, derinleştikçe sayılamayacak derecede görünümlerle ortaya çıkar. Mesela, bazıları Allah’ın varlığına ve her şeyi yarattığına, zatında ortağı bulunmadığına inanırken başkaları sıfatlarını tehdit eder, hak ve tasarruflarını sınırlar ve kendi ilmi gücüne göre onun açığı ve gizliyi bildiğini, işitici ve görücü olduğunu, duaları kabul ettiğini, sadece ona ibadet edileceğini ve her türlü ibadetin sadece ona yapılabileceğini ikrar eder. Onun kitabının, kendi deyimlerine göre her türlü dini meselede tek kaynak olduğunu kabul eder. Şunda hiç şüphe yok ki bu tasavvurlardan sadece bir tanesiyle hayat nizamı oluşmaz. Tasavvur ne kadar dar olursa ve sınırlı olursa fiili hayattaki İslami boya ve ahlak o derece sınırlı olur. Hatta Allah’a iman konusunda yaygın dini tasavvurlara göre zirveye ulaşmış kimselerin İslami hayat hakkındaki görüşleri Allah’a itaat ile tağutlara boyun eğmeyi kabul edecek kadar yetersiz görürsünüz. Yahut ta arzuladıkları her şeyi bulabilmek için küfür düzenini İslam nizamına karıştırıp yeni bir terkip elde ettiklerini görürsünüz.
    İmanın yer etmesi ve kökleşmesi de ferdlere göre değişiktir. Bazıları vardır. Allah’a iman ettiği halde Allah yolunda çok değersiz bazı şeyleri sarf etmeye yaklaşmaz gönlü razı olmaz. Bazıları da vardır Allah onlara malik oldukları bazı eşyalardan daha sevimlidir. Bazı eşyaları da kendilerine Allah’tan daha sevimli gelir. Bazıları vardır Allah yolunda malını hatta canını feda eder ama insanlar arasında edindiği itibar veya düşünceleriyle fedakârlığa yaklaşmaz. İşte bunlar, İslami hayatın istikametini tayin eden sağlam ölçülerdir. Ve işte böyle insan imanî noktadan zayıf olduğu yerde İslami ahlaka ihanet etmiş oluyor.
    Doğrusu, kâmil ve halis İslami hayat sarayı, beşer hayatının bütün yönlerini ihata eden tevhid inancının ikrarı olmadıkça mümkün değildir. İnsan hayatının ferdi ve ictimai yönlerini kapsayan insanın kendisinin ve elinde bulunan her şeyin Allah’ın mülkü olduğu ve gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar eden bir tevhid inancını ikrar etmelidir. Sahip olduğu her şeyin ve bütün âlemin meşru sahibinin Allah olduğuna, onun tek ma’bud olduğuna, emir ve yasaklamanın ona ait olduğuna, hidayetin sadece ondan geldiğine inanmalıdır. Allah’a itaatten yüz çevirmenin yahut onun hidayetine ihtiyaç duymamanın veyahut ona zatında, sıfatlarında, tasarruf ve haklarında ortak koşmanın hangi şekil ve renkte zuhur ederse etsin dalalet ve küfür olduğuna bütün kalbiyle inanmalıdır.
    Sonra bu bina -Allah’a iman binası- nın direklerinin sağlamlaşması, kişinin kesin olarak kendisinin ve elindeki her şeyin ona döneceğine inanmadıkça mümkün değildir. Nefsindeki sevgi ve nefret ölçüsünü atıp bu ölçüyü Allah’ın sevgi ve gazabına tabi kılmadıkça mümkün değildir. Nefsinden kibir ve büyüklenmeyi atmadıkça mümkün değildir. Nazariyelerini, fikirlerini, görüşlerini ve arzularını Allah’ın kitabında indirdiği ilmin kalıbı çerçevesinde şekillendirmedikçe Allah’a iman binası sağlam temellere oturamaz. Allah’a itaatten yüz çeviren bütün bağlılıkları omuzundan atarak karşısına geçmedikçe ve Allah sevgisini kalbine yerleştirmedikçe, tazim ve saygı bekleyen her putu gönlünün derinliklerinden çıkarıp atmadıkça, sevgisini nefretini, dostluğunu, düşmanlığını savaş ve barış Allah’ın rızasına uygun şekilde yönlendirmedikçe, Allah’a iman binasının temelleri sağlamlaşmaz. Nefsi, Allah’ın razı olduğu şeye razı olup, Allah’ın istemediğini istemez hale gelmelidir. İşte Allah’a iman mertebesinin gerçeği ve gayesi budur. İman, kapsamında, kemalinde ve kuvvetinde, nakıs ve sınırlı olduğu sürece takva ve ihsan nasıl mümkün olacaktır? Sakal uzatmak, elbise şekillerine önem vermek yahut tesbih çekmek yahut da geceleri namaz kılmak bu boşluğu kapatır mı?
    İmanın diğer şubelerini, peygamberlere, kitaplara, ahirete imanı buna kıyaslayabilirsin. Mesela; kişinin peygamberi, kendisinin kumandanı, yol gösterici mürşidi ve her şeyinde önderi kabul etmedikçe peygamberliğe imanı kemale ermiş sayılmaz. Peygamber ölçülerine ters düşen her türlü itaat, irşat ve yolları reddetmesi gerekir. Aynı şekilde, kişi eğer kalbinde Allah’ın kitabında indirdiği ölçü ve kaidelerin dışında bazı ilkelerin ve kaidelerin hayata hâkim olduğuna inanıyorsa kitaba olan imanı nakıs demektir. Veya kişinin kalbi ve ruhu, dünyanın, Allah’ın indirdiklerine tabi olmamasına ve hayat nizamı olarak kabul etmemesine, üzüntü duymuyorsa o kişinin kitaba olan imanı eksik demektir. Ahirete iman konusunda da durum aynıdır. Kişi dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyorsa ahirete olan inancı eksik demektir. Kemale ermemiş demektir. Dünyevi değerlere karşılık uhrevi değerleri reddediyorsa ve dünya hayatında attığı her adımda ahiret hayatının mesuliyetini hissetmiyorsa o kişinin ahirete olan imanı kemale ermemiş demektir. Bu temel ve dayanakların eksik olduğu yerde, kapsamlı İslami hayatın binası nasıl kurulur? İnsanlar İslami ahlak köşkünün, bu temel ve esaslar bulunmaksızın kurulacağını zannettiklerinden dolayı bugün takva ve ihsan kapılarının arkasına kadar onlara açık olduğunu görürsün. Takva ve ihsanın en üst mertebelerinin kapıları dahi onlara hatta Allah’ın indirdiklerinin gayrısıyla hükmeden hâkimlere dahi bu kapıların açıldığını görürsün! Gayri şer’i esaslarla dava takip eden avukatlara dahi, küfür düzeninin emri altında, insan hayatını yönlendiren işçilere, insan hayatını kâfir esaslara ve dinsiz siyasete dayalı olarak kurmak için birbiriyle yarışan liderlere dahi bu kapılar arkasına kadar açılmıştır. Bütün şahıslar zahiri görünümlerini bazı kalıplara uydururlar ve kendilerini bazı nafile zikir ve virdlere alıştırırlarsa bütün bu şahıslar muttaki ve ihsan sahibi sayılırlar!!!

    İSLAM:

    Biraz önce izah ettiğim iman esasları kökleşip kemale erdikten sonra yeryüzündeki layık yerine oturursa İslami ahlakın ikinci merdiveni olan İslam binasını o temellere oturtmak mümkündür. İslam imanın amel şeklinden zuhurundan başka bir şey değildir. İmanın İslam ile alakası tohumun ağaç ile olan alakasına benzer. Ağaçta yetişen her şey, tohumda bulunan özelliklerdir. Hatta ağacı tahlil eden tohumunda bulunan ve bulunmayan şeyleri hemen tanırsın.
    Toprağa tohum atmadan bir bitkinin yetişip dallanması veya verimli bir toprağa atılan tohumun bitmemesi aklından bile geçmez. İşte iman ile İslam arasındaki ilişki budur. İmanın bulunduğu yerde insanın fiili hayatında o imanın görünümü olan ahlak, muamele, insanlarla olan diğer ilişkilerin fiili olarak zuhuru kesindir. Eğer herhangi bir hususta gayri İslami bir şey zuhur ederse o noktada ferdin imanı ya yoktur veya çok zayıftır. Eğer hayatı tamamen gayri İslami bir şekilde sürüyorsa bilmen gerekir ki o kalb imandan sıyrılmıştır. Yahut iman semeresini veremeyecek kadar kuraktır verimsizdir.
    Allah’ın bana kitab ve sünnet üzerinde takdir ettiği çalışmalarım neticesinde şuna kesin olarak inanıyorum ki: Bir kalpte bulunan imanın İslam görünümüyle amellerde zuhur etmemesi imkânsızdır.
    Sizden bu noktada fakih ve kelam âlimlerinin iman ve amel arasındaki ilişki tartışmalarından zihninizi arıtmanızı rica ediyorum. Bu mevzuyu doğrudan doğruya Kur’an’dan anlamanız mümkündür. Kur’an’dan anlaşılan o dur ki iman ve ameli olan İslam birbirinden ayrı şeyler değillerdir. Allah Kur’an’ın birçok yerinde, itikaden inanmış, amelden müslüman olan kullarına vaadlerde bulunmuştur. Allah Kur’an’da münafıkları imanlarının azlığını delil olarak göstermiştir. Ancak müslümanlardan bir kişinin şeriat ve kanun hükmüyle tekfir edilip İslam dairesinden çıkarılması bu noktayla ilgili değildir. Bu hususta çok ihtiyatlı ve temkinli davranmak lazımdır.
    Şimdi ben burada fıkhi hükümler terettüp eden iman ve İslam’ı anlatacak değilim. Ben şu anda yarın Allah’ın huzurunda fayda veya zarar getirecek olan iman ve İslam’dan bahsediyorum. Uhrevi neticelerin terettüp ettiği iman ve İslam’ı anlatıyorum. Mücerret kanunu bir tarafa bırakıp gerçekçi bir gözle bakarsan hastalığı, kişinin, her şeyi Allah’a bırakması ve ona teslim oluşundaki kusurlarında görürsün. Nerede nefsinin rızası Allah’ın rızasından uzak ise, nerede dini bırakıp kendi işlerine koyulmuşsa ve nerede çaba ve gayretleri Allah yolunun dışında sarfediliyorsa işte orada o kişinin imanı eksik ve zayıftır. Tabiî ki normal olarak yerleşmemiş olan iman ve İslam temellerine takva ve ihsanı bina edemez. Zahiri şeklini ve elbiselerini takva sahiplerine benzetmeye çalışıp işlerinde onların yolunu takip eder görünmeye ne kadar gayret ederse etsin, hakikat ruhundan uzak olan çekici, zahiri görünümler, çok güzel olan bir şahsın, süslü elbiseler içinde ruhsuz, yerde yatan naaşı gibidir. Yerde yatan cesedin elbisenin ve kendisinin güzelliğine aldanıp ona ümid bağlayan gerçekçi bir gözle bakar bakma hakikat ortaya çıkar ve hayal kırıklığına uğrayıp hüsrana duçar olursun.
    İşte o zaman kesin olarak anlarsın ki çirkin ve kısa boylu fakat yaşayan ve kuvvetli olan bir adam, ölü olan yakışıklı ve güzel elbise giymiş birinden daha hayırlıdır.
    Evet! Kendini çekici zahiri şekillere kaptırman çok kolaydır. Fakat bunu yapmakla gerçekler âlemine hiçbir etkin söz konusu değildir. Yahut ta Allah katında ashabı kehfin köpeği kadar değerin olmaz. Yok, eğer zahiri şekillere aldanmaz ve dini yüceltmede sana fayda verecek olan gerçek takva ve ihsanı murad edersen ve eğer ahirette hayır kefen ağır gelsin istersen, kesin olarak bilesin ki, iman tabakası sağlam, pekişmiş olmadıkça ve imanın görünümü olan İslam -Allah’a fiilen bağlanmak ve itaat etmek- imanın yerleştiğine açıkça delalet etmedikçe yüksek olan takva ve ihsan tabakasını bina etmen asla mümkün değildir.

    TAKVA:

    Tafsilata girmeden takvayı ve manasını anlamaya çalışınız, gayret ediniz. Takva nedir? Belli bir elbise, muayyen bir görünüş veya belli bir yaşama şekli midir? Hayır, takva; Allah korkusu ve ona itaat duygusundan oluşan nefsin bir halinden ibarettir. Hayatın her bölümünde bir görünüm olarak ortaya çıkar. Gerçek takva, kişinin kalbinin Allah korkusuyla ve ona kulluk duygusuyla nurlanmış olmasıdır. Kıyamet gününde Rabbinin huzurunda duracağını çok iyi bilmesi ve kavramış olmasıdır. Ve kesinkes bu dünya hayatının imtihandan başka bir şey olmadığını ve Allah’ın kendisini belli bir zaman için dünyaya gönderdiğini çok iyi idrak etmesi ve daimi olan geleceğinin tek bir şeye inhisar ettiğini bilmesidir. O da dünyada imtihan için elinde bulunan kuvvet ve kabiliyetini nasıl istihdam edeceğidir? Rabbani iradeye uygun olarak malik olduğu mal ve malzemeyi nasıl tasarruf edecek? Hayatının değişik noktalardan alakalı olduğu kimselerle muamelesi nasıl olacaktır? Bu duyguların kendisinde uyandığı her ferd kalbini uyandırmış, dini duygusu parıldamış ve arınmış demektir. Allah sevgisine uygun olmayan her şeyi kalbinden silip atmış ve kendisini hesaba çekebilmiş demektir. Nefsini hesaba çekip kendinde zuhur edecek rağbet ve meyillerin neler olduğunu, vaktini nasıl geçirdiğini gücünü ve kuvvetini nasıl kullandığını düşünür. Açıkça günah ve münker olan şeylerin yanı sıra şüpheli şeylerden uzaklaşmaya başlar. Nefsindeki görev duygusu bütün emir ve vacibleri severek ve isteyerek yerine getirmeye icab eder. Allah korkusu onda büyük etki eder ve Allah’ın koyduğu hududa tecavüz eden nefsi hakkında korku duyunca sarsıntılar geçirir. Hukukullah ve kul haklarını muhafaza, artık adet haline gelir. Ve kalbi hakka ve doğruluğa muhalif olan her şeyi işlemekten korku duyar.
    Bu keyfiyet insan hayatında belli bir şekilde ortaya çıkmaz veya sınırlı bir iş çerçevesinde görünmez. Aksine kişinin düşünce yapısına hâkim olur. Hayatının bütün yönlerinde ortaya çıkar. Onun etkisi gereğince hanif bir siyret ve nezih bir ahlak ile yetişir. Değişik şekillerinin hepsinde belli bir tarzda sadece saflık ve temizlik bulunan bir nezih ahlak içinde yetişir.
    Takvanın sadece bazı belli şekillere tabi olup devam ettirmek olduğunu kabul edenleri, sadece belli yollarla zahiri ve yapmacık bazı şekiller ve belli bir kalıp içinde kabul edenleri, takip ettikleri bu takva türünü muhafazada çok özen gösterdikleri, büyük gayretlerle yerine getirip nefislerinin razı olduğu bu takva türünü çok sıkı bir şekilde devam ettirdiklerini görürsün. Fakat aynı zamanda hayatlarının başka bir yönünde, takvayı bırakın, iman gereklerine muhalif olan düşünce, çalışma ve uğraşlarla dolu bir ahlak tarzı görünür. Bunlar, İsa (a.s.) ın kendi özel lisanıyla buyurduğu gibidirler: “Ey sinek kadar küçük bir şeyden boğazı tıkanıp deveyi yutan yöneticiler!” (İncil bab 23/34)
    Gerçek takva ile sun’i takva arasındaki farkı anlaman için sana bir misal vereyim: İki adam düşün. Bunların biri iç ve dış temizliğine son derece riayet ediyor. Bu hususta son derece zevk sahibi. Hangi türünden olursa olsun pislikten nefret ediyor. İç temizliğini de tercih ediyor. Ona her şeyiyle sahip olmasa da olmayı arzuluyor. Öteki ise temizlik şuurundan tamamen yoksun, ama elinde bir liste var. Sağdan soldan bazı pisliklerin ismini toplayıp bu listeye yazmış. Bu listede bulunan pisliklerden son derece kaçınıyor. Öte yandan herhangi bir şekilde bu listeye girmemiş olan bir yığın pisliğe, listedeki pisliklerden daha ağır daha kötü pisliğe bulaşmış. Bu adamla birincisi hiç bir olur mu?
    Sana burada anlatmak istediğim fark sadece bu değil. O şahsı, şu anlatacaklarım yanında pırıl pırıl görürsün. Takva ve veraları ufukları kaplamış olan bazıları vardır ki, cüz’i meselelerde mübalağa ile onları muhafazaya çalışırlar. Uzunluğuyla konan belli ölçüden kısa oldu diye sakalı kısa olanları fasık kabul ederler. Eteği topuklarından aşağıya sarkan herkesi ateşe girecek diye tehdit ederler. Mezheblerinin fer’i meselelerinde ona uymayanları nerdeyse dinden çıkarırlar. Bir taraftan böyle yaparlar. Öte yandan da dinin usulünü, büyük meselelerini ve temel ilkelerini yanlış göstermede son derece cömert davranırlar. Öyle ki müslümanların hayatını şer’i ruhsatlar, siyasi menfaatler üzerine bina ederler. Dinin ikamesi için çaba ve gayret sarf etmekten yüz çevirmelerine sayılamayacak kadar hileler icad ederler. Bütün gayretlerini ve mesailerini müslümanları küfrün, hâkimiyeti ve düzenin emri altında “İslami Yaşayış” planı çizmeye verirler. Bunlar avam tabakasını böyle dar bir ortamda dini hayatlarını sürdürebileceklerine ikna etmiş liderlerdir. Gayri İslami bir nizama hizmette mal ve canlarını verseler dahi mesuliyetleri olmaz ve bu ortamda dini bir hayat sürdürebilirler. Onun ötesinde gerçekleştirmek için herhangi bir yolda cihada gerek yoktur. Bundan daha kötüsü ve üzücü, hatta ağlatıcı olanı ise bu şahıslara birisi cüret ederek dinin gereklerini ve hakikatini anlatmaya çalışıp dinin ikamesi için çalışmaya sevk etmeyi denese o şahıslar yüzlerini asıp söylenenlere aldırmamakla kalmazlar, ellerinden gelen her şeyi kullanıp bu çalışmalara engel olmaya bizzat gayret ederler. Bu zatların yaptıklarının takvalarına bir zarar vermemesi çok garip değil midir? Dini bir mantık taşıyan birisi bunların takvasından şüphe etmez mi?
    Gerçek ve suni takva arasındaki fark daha değişik şekillerde zuhur eder. Eğer gerçek takvanın özünü anladıysan bunları kolayca idrak edebilirsin.
    Sakın ola ki su-i zan sizi benim hadislerde varid olan edeb ve ahkâmı küçük gördüğüm düşüncesine götürmesin. Hadislerde varid olan zahiri görünümle ilgili elbise, giyecek gibi adabı küçük görmekten ve alaya almaktan Allah’a sığınırım. Bu kabil tehlikeli görüşlere cesaret etmek veya bunların aklımıza gelmesinden Allah’a sığınırım. Benim anlatmak istediğim takvanın gerçeği ve cevheridir, elle tutulan görünenleri değildir. Kalbinde takva gerçeği yer etmiş olan herkes doğruluk boyasıyla boyanmış ve katıksız İslam hayatı yaşıyor demektir.
    İslam bütün şümulüyle o ferdin fikirlerinde, duygularında, arzularında, şahsi zevkinde, vakitlerini taksimde, gücünü kullanmada yaşama programı ve mücadelesinde, kazancında, harcamasında ve hayatının diğer bütün yönlerinde yavaş yavaş tecelli eder. Ama işi tersine çevirir de zahiri görünümleri hakikat tercih eder, görünüşlere ehemmiyet verirseniz ve fıtri olmayan suni bir yola zahiri emir ve ahkâm’a suni olarak yönelir ve gerçek takvanın yetişmesi için toprağa tohum atmaz ve onu sulamazsanız daha önce zikrettiğimiz sonuçlardan başkasını elde edemezsiniz. Birinci şekilde kişi sabır, vekar ve temkine muhtaçtır. Burada netice yavaş yavaş elde edilir ve semere bir müddet gecikir. Aynen toprağa atılan tohumdaki gibi tohum yavaş yavaş fidana dönüşür kemale erer ve semeresini ve çiçeğini bir gün veya iki günde vermez. Bir ağaç tohumu uzun seneler sonra bu kıvama gelir. Bu yüzden tabiatlarında acelecilik bulunanlar bu yoldan çabuk usanırlar. İkinci şekilde ise neticeyi kolayca çabucak önümüzde şekillenmiş görürsünüz. O da tıpkı ağaca benzer bir odunu toprağa sokar ve üzerine yaprak ve meyve zannını uyandıracak şeyler asarsınız.
    Bu ikinci yolun bugün revaçta olduğunu ve her yerde bunun birinci yola tercih edildiğini görürsünüz. Fakat gerçek ağacın gerçekleştirdiği ümid ve arzuların onda birinin dahi bu suni ağaçlardan elde edilmeyeceği inkâr edilemeyecek kesin bir hakikattir.

    İHSAN:

    Şimdi de ihsan’ı ele alalım. Bildiğiniz gibi ihsan İslam tabakalarının en üstünü ve en yükseğidir. İhsan aslında kişinin Allah’a ve peygamberine olan gönül bağıyla İslam’da eriyip yok olmasıdır. Kökleşmiş bir sevgi, sadık bir vefa, kıymetli varlıkları feda etmektir. Takvanın temel düşüncesi Allah’tan korkmaktır. Bu takva kişiyi Allah’ın gazabından korunmaya teşvik eder. İhsandaki temel düşünce de kişinin taşıdığı Allah sevgisidir. Bu sevgi kişiyi onun rızasını istemeye teşvik eder. Takva ile ihsan arasındaki farkı anlamanız için herhangi bir hükümette çalışan memurları misal vermek istiyorum. Bu memurlardan bazıları kendilerine verilen görevleri itaat duygusu içinde kendilerini o işte tamamen vererek yerine getiriyorlar. Hükümetin koyduğu kanun ve ölçülere sadık kalıp aykırı bir davranış içine girmiyorlar. Hükümetin menfaatine halel getirecek ve hükümeti karşılarına alacak bir şey asla yapmıyorlar. Bunların karşısında ikinci bir tabaka var ki onlar da hükümete samimi, sadıkane ve vefakârca bağlanmış ve hükümete yardım ediyorlar. Kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar. Hatta kafalarını çalıştırıp, gayretlerini sarf ederek çalışmak için yeni metodlar icad ederek hükümete menfaat sağlayacak ve onun adını yüceltecek işler yapıyorlar. Bu duygu ve düşüncelerinin gereği olarak kendilerinden istenenlerin fevkinde çalışmalar yapıyorlar. Hükümeti tehdit eden bir şey gördüklerinde onu korumak için canlarını, mallarını feda ediyorlar. Kanunların çiğnendiğini gördükçe onun acısını kalblerinde hissediyorlar. Hükümet aleyhinde bir vefasızlık gördüklerinde bu onları rahatsız ediyor ve ellerindeki bütün imkânlarla bu isyan ateşini söndürmeye ve kökünden söküp atmaya gayret ediyorlar. Bunların en büyük emelleri devletlerinin heybetli ve azametli olması, başı dik ve dünya devletleri arasında sözü geçer hale gelmesidir. Yeryüzünde tabi oldukları devlet bayrağının dalgalanmadığı bir köşe kalmasın istemektedirler. İşte bunlar devletlerine karşı ihsan sahibi olan kimselerdir. Ötekiler ise devletlerine takva sahibi olanlardır. Elbette ki takva sahibi olanlar hükümete vefakâr olan memurların listesine girecek ve dereceleri yükselecektir. Ancak ihsan sahipleri öyle yüksek dereceye haiz olacaklardır ki takva sahiplerinin başları onların ayaklarına ulaşamayacaktır. Ne takva sahiplerinin ne de başkalarının yetişemeyeceği bir makama sahip olacaklardır. Aynı şekilde takva ve ihsan sahiplerini İslam ölçüleri içinde kıyaslayabilirsiniz. Evet, takva sahipleri kendilerine güvenilen ve itimat edilen kimselerdir ama İslam’ın kuvveti ve cevherindeki canlılığı sadece ihsan sahibi olan muhsinlerde bulunur. İslam’ın bu âlemde yapılmasını istediği şeyleri yalnız bu tabakadaki muhsinler yapacaktır. Yerine getirecektir.
    İhsanın bu hakikatini anladıysanız Allah’ın dininin küfür önünde mağlup olduğunu ve artık kâfirlerin işi ele aldığını ve Allah’ın kanunlarının çiğnenmekle kalmayıp küfür önünde yok olmaya yüz tuttuğunu, şeriatın ihlal edildiğini sadece fiilen değil kanunen de yasak olduğunu ve artık yeryüzünde Allah’ın dininin hastalandığını, insanlığın ahlakında ve medeniyetinde küfrün galebesiyle fesada uğradığını İslam ümmetinin de hala süratle ahlaki ve ameli bazı sapıklıklarla bozulduğunu görenlerin durumunu düşün. Bütün bunları zaman zaman görüp hissettiği halde hayatları bulanmaz, rahatsız olmazlar ve şu utandırıcı hayattan kurtulup kâmil ve salih bir hayat kurmak için gayrete girmezler.
    Tam tersine Allah’ın kendilerine verdiği zekâ ve aklı müslümanları kâfirlerin kendilerine galip geldiğine ve bir şey yapamayacaklarına ikna etmeye gayret ediyorlar. Bu insanlar ihsan sahiplerinden sayılabilirler? Allah’ın emirlerine karşı gösterdikleri bu vurdumduymazlıktan sonra ihsanın o üstün tabakasına, mertebesine nasıl çıkarlar?
    Sadece geceleri ihya ettikleri, kuşluk namazı kıldıkları, zikir ve virdlerini yerine getirdikleri ve ömürlerini bunlara sarf ettikleri Kur’an ve hadis dersi yaptıkları ve fıkhın fer’i meselelerine ve mühim olmayan sünnetlere ehemmiyet verdikleri hayatlarını sürdürürler. Taraftarlarını nefis terbiyesi ve tezkiyesi için kurduklarını söyledikleri zaviyelerde hadis, fıkıh ve tasavvufun bazı nüktelerini kapsayan dindarlığa alıştırmaya devam ederler. Hâlbuki yaptıkları bu şeyler dinin özünü ve ayakta kalmasını sağlayacak hiçbir şeyi kapsamamaktadır. Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim olmamak ve hakkın kelimesini yüceltmek için canını malını feda etmek olan, dinin özünden uzak vaziyette hayatlarını sürdürürler.
    Vefakâr ile hain düşman arasındaki bu fark dünyanın bütün devlet ve milletlerinde gözlenmektedir. Mesela devletin herhangi bir yerinde bir taife devlete isyan etse yahut dışardan bir düşman hücuma kalkışsa düşmanların ve hainlerin idaresini hoş görenler yahut onlardan memnun olanlar, aşağılık ve zilletlerini açığa vuran bir anlaşma yaparlar. Yahut düşmanlarının kontrolü ve himayesi altında bir düzen oluştururlar. Devletin büyük işlerinin tamamı bu düşmanların elinde, devlet hazinesi onların emrinde olur. Bu zavallılar da basit bazı işleri üstlenirler. Dünyada ne bir devlet ne de bir millet bu tip insanları kendilerine sadık ve muhlis kimselerden saymazlar. Küçük meselelerinde kendi milliliklerini koruma hususunda çok şiddetli de davransalar milli kıyafetlerini üzerlerinden çıkarmasalar da hiç bir millet ve devlet düşmanlarına meyleden bu tipleri kendisine halis ve sadık fertler olarak kabul etmez. Şu hükmümüzü ikinci dünya harbinde Almanya’nın sultasından kurtulan devletler doğrulamaktadırlar. O kavimler şu anda harbde ülkelerini istila edince Almanlara yardım eli uzatanlara nasıl muamele ettiklerini gördünüz mü? Dinsiz batı devlet ve milletlerinde vefa ve samimiyeti ölçen, tek bir ölçü var o da kişinin düşmana karşı çıkması, o düşmanı yok etmek için bütün gücünü sarf etmesi ve vefasını göstermek için bu istilacı güçleri kovmasıdır. Öyleyse bilmemiz lazım ki Allah dost ve düşmanlarını insanlardan daha iyi bilir. Zannediyor musun ki Allah sakalın uzatılmasına, tesbihlere, vird ve ezkâra, nafilelere ve benzeri işlere aldanır?







    SAD 1 :
    Sad , Bu öğütle dolu Kur'ân'a bak !


  2. #2
    Tecrübeli Üye kara sewdam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-09
    Bulunduğu yer
    Hayallerde..... (: (:
    İtibar Puanı
    378
    Mesajlar
    12,693
    Allah razı olsun arkadaşım çok değerli bir paylaşım..

    Sükût gerekliydi
    Sustum........

+ Konuyu Cevapla

Bu Konu İçin Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Bağlama Büyüsü Bağlama Büyüsü Muhabbet Büyüsü Aşk Büyüsü Büyü Aşık Etme Büyüsü Medyum

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198