+ Konuyu Cevapla
Toplam 7 sonuçtan 1 ile 7 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: İnançlara Ait Kavramlar

  1. #1
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307

    İnançlara Ait Kavramlar

    İnançlara Ait Kavramlar - İnançlar Sözlüğü

    ABAKAN KAN: (Türk). Altaylılar’da ö­nem­li yer ruh­la­rın­dan bi­ri­dir. Abakan neh­ri­nin hü­küm­darıdır. Diğer bir adı da Mor­do Kan­‘dır. Teles Gölü’nün do­ğusunda Abakan Neh­ri’nin kay­­na­ğın­da oturduğuna inanılırdı. Orada yağ­mur tanrısı olarak da ta­pı­nı­lırdı. Bkz. Türk Dini.

    ABAKAN: (Türk). Ye­nisey kıyılarında ya­şa­yan Türk bo­yu Abakanlar’ın i­nanç­ları, Hıristiyan gö­rü­nü­mün­de şamanik ö­geler ta­şı­­mak­tadır. Ölülerine elbise giy­dirip tahta san­­dıklara ko­­yarlar. Mezara ölünün gi­ye­cek­leri ve atının eğeri ko­nu­lur. Ö­lü­nün gö­mül­­me­si­nin üç, yirmi, kırk ve yü­zün­cü gün­le­rinde çe­şit­li tö­ren ve ziyafetler dü­zen­ler­ler. Kır­kıncı gün törenlerinde ö­lü­­nün atı ke­si­lir, eti yenir, başı da bir mızrağa geçi­ri­le­rek me­za­rın başına dikilir. Bkz. Türk Dini.

    ABAKİ: (Türk). Türk halk inançlarında yer alan ve nazardan korunmak için meyve ve sebze bahçelerine dikilen korkuluk.

    ABAN CAŞAN: (Zerdüştlük). Zerdüştlük i­nancına göre sulara hükmeden yazata, A­ban o­nu­ru­na düzenlenen bir fes­ti­val. Bu fes­tivalde insanlar de­niz ve ne­hir kıyılarına gi­­de­rek, suların hü­küm­da­rı­na, Aban’a dua e­der­ler. Bkz. Zerdüştlük, Yazata, Aban, Zerdüştilik.

    ABAN GAB: Bkz: Aban.

    ABAN GÜNÜ: (İran). Zer­düşt takviminde her ayın o­nun­­cu gü­nü­ne verilen isim. Bkz. Aban, Zerdüştlük.

    ABAN: (İran). Āpō.Aban Gab. Zerdüşt dininde güneşin akrep bur­cun­­da bulunduğu sı­ra­lar­da­ki ayın adı. Ekim ayına tekabül et­mek­te­dir. Aban bir me­le­ğin­de a­dı­dır. Bu melek de­­mir madeninin ko­ru­­yu­cu­su sa­yılır. Aban a­­yın­­da ve A­ban günün de meydana ge­len iş­lerin onun elinde bu­­­lun­du­ğu­na i­na­nılırdı Gü­neş yılının sekizinci a­­yında ger­çek­le­şe­cek bütün o­lay­la­rı saptayıp ve yö­nettiğine i­­na­­nılmaktaydı. Baş­ka bir düşüncede ise bu me­­leğe A­hu­­ra’nın eşi o­larak ba­kılmaktadır. Mart a­yı­nın o­nuncu gü­nüne de Aban-gab de­nir ve o gü­­nün, yağ­mur yağarsa er­kek­ler, yağ­­maz­­­sa ka­dın­lar için u­ğur­lu bir gün o­la­ca­ğına i­na­nılırdı. Bu meleğe di­ğer ve­­rilen ün­vanda ‘su­la­rın hü­küm­da­rı­’dır. Bkz. A­hu­ra Mazda, Zerdüştlük, Aban Günü..

    ABANA: (Hırıstiyan). Anti Libanus’tan yükselen Şam (Damascus) boyunca akan ve Meadow göl­lerinde gözden kay­bo­lan bir nehir. Onunla ilgili bil­gi sadece İncil’de Naaman’ın söz­le­rinde bu­lunur (II K, 5; 12), ‘İs­ra­il’in tüm sularından daha iyi o­lan, Şam’ın nehirleri Abana ve Pharpar de­ğil mi ? ‘. Nahr Ba­rada olarak da bilinir. Bkz. A­ma­na.

    ABANDONMENT: (Hıristiyan). Kendini terk. Tanrı’­nın ira­de­si­ne uyarak tanrı i­le ru­hun birliğinin ilk a­şa­ma­sını beyan et­mek i­çin yazılmış za­hitlik ile ilgili mistisizme ait ki­tap­ların araştırmacıları ta­ra­fın­dan kul­la­­nılan bir kavramdır. Tanrı’­ya yaklaşmanın yo­lun­da ilk a­dım olarak ta­nım­la­nır. Ruh­ları O’na dön­dürmek i­çin tanrı tarafından izin ve­ri­len sı­­­­navları ve ıstırapları ka­bul e­de­rek kişinin geç­tiği temizlenmeyi ima e­der. Ayrıca, tan­rı­­yı a­­ra­­mak için doğal teselliler bı­ra­kıl­dı­ğın­da ru­­hun ü­ze­ri­­ne gelen pe­ri­şan­lığı ima e­der. Ba­zılarına göre, bu St. John tarafından ta­­nım­la­nan ‘karanlık geceye’ eş­de­ğer­dir ve­ya ı­şıksız, bir çok be­lirsizliklerin, risklerin ve teh­likelerin or­ta­sın­daki acı çek­me ha­lin­de ru­hun karanlığına eşdeğerdir. Bu kavram sa­­­dece tüm kişisel ça­ba­yı değil yar­dım e­di­le­meyen ka­derci gü­dü ile kötü kabul et­mek için ar­zu­la­rı ve eği­lim­leri içermeyen ru­hun din­­­ginlik durumunu ifade et­mek i­çin kul­la­nı­lır. Bkz. St. John, A­raf, Arınma, Hı­ris­tiyanlık.

    ABÂPÛŞ: (İslamiyet). Abadan yapılmış giysi ve tarikata bağlı dervişe verilen isim. Bkz. Der­viş, Alevilik, Bektaşilik.

    ABARA: (Hatti, Luvi). Kon­ya civarında es­ki adı Hubistra o­lan Hu­besna kentinde bu­­lu­nan ya­zıtlarda adı geçen ve eskiden Hat­­­ti veya Lu­vi’­le­re ait olan kentlerden Sa­mu­­ha’nın tanrı­çası.

    ABARİM: (Yahudi). İb­ran­ca öbür tarafta anlamıında. Har ha’abharim, Ha­re ha’abharim. Septuagint’ta A­barim, Abarim dağı, Abarim’in dağları. Ürdün’de bir dağ sırası, ku­zeyde Nebo Dağından, gü­ney­de Arap çölüne dek uzanır. Ki­ta­bı Mukaddes’in Latincesi (Deu­te­ro­nomy, 32: 49) etimolojik an­la­mı­nı ‘geçitler’ olarak verir. Ku­zey bölümü Phasga (veya Pisgah) o­larak adlandırılır ve Phasga’nın en yüksek zirvesi Nebo Dağı idi. Ba­laam İsrail’i Phasga Dağı’nın te­pesinden ikinci kez kutsadı (Sa­yılar, 23: 14); buradan Musa Arz-ı Mev’ud’u gördü, burada öl­dü ve Jeremias Ahit Sandığı’nı bu­rada sakladı (II Makabiler; 2: 4-5). İncile; Moabite platosunun kı­yısına verilen bir terim. Onun en ünlü burnundan, Nebo Dağı ve Judea’nın batı bölümü açıkça gö­rünebilir. Hahamlara ait li­te­ra­türde; Midrash bu dağın dört is­mi olduğunu beyan ediyor: A­barim, Hor, Nebo ve Pisgah’ın Te­peleri. Bu, dağın dört bitişik krallığın sınırında olduğu ifade edilir. Hepsi Filistin’de bir paya sa­hip olmaktan gurur duyduğu i­çin, her biri dağın kendilerine a­it oarak bakarlar ve dağa ken­di­le­rine göre bir isim verirler. İs­ra­il­oğular’ından Rubil (Ruben) kabilesi bu bölgede yaşamıştır. Bkz: Balaam, Septuagint.

    ABARİMON: (Hint). Hint mitolojilerinde adı geçen ve Hi­ma­laya dağında ya­şa­dık­la­rı­na inanılan insanlar. A­yak­la­­rı­nın ar­ka­ya dö­­­­nük ol­du­ğu inanılırdı. Ayaklarının arkaya dö­­nük ol­ma­sın­dan dolayı yü­rü­ye­me­ye­cek­leri düşünülmesine rağmen çok hızlı koş­tuk­­larına da inanılırmış. Bkz. Hinduizm.

    ABARİS: (Yunan). İskit yalı H­yp­er­bo­re­ler­den A­pollon rahibi. Mitlere göre tan­rı, o­­na ka­hin­lik­te öğretmişti. Hiç yemek ye­­me­den ya­şar, A­pol­lon’un attığı altın bir oka bi­ner, dün­yayı dolaşırmış. Ye­ni P­la­ton­cu­lar da A­ba­ris’e i­nan­­mışlar ve saygı gös­ter­­miş­ler­­­dir. B­­kz. Apollon, Hyperboreler, Ye­ni P­la­­ton­cu­lar, Yunan Dini.

    ABARTA: (Kelt). Bir İr­lan­da/Kelt tanrısı, Tuatha Dé Da­nann’ın bir üyesi. Bkz. Tu­at­ha Dé Danann, Kelt Dini.

    ABAS: (Yunan). Yunan mitlerin de i­sim­leri geçen bir kişi. Birbirlerinden ayırt e­di­lemeyen üç tane A­bas vardır. İlki en es­ki­si olan, İl­ya­da­‘­da adı ge­çen Euboia halkı A­ban­­tis­ler’­e adını veren Abasdır. Bu A­bas Khalkis ya­kın­la­rın­daki bir kaynağın tanrı­ça­sı Nympha A­ret­housa’a (A­rethusa) ile Po­se­­i­don­‘un oğlu o­larak bilinir. Daha son­­raya a­­it bir Atina ver­si­yo­nun­da A­bas’ın E­ret­h­k­h­e­us’un oğlu Me­­­tion’un soyundan geldiği be­­lir­­tilir. Bu A­ba­s­‘­ın K­hal­ko­don ve Kanethos ad­­la­rın­da iki oğlu vardır. En ün­lü A­­bas, L­y­g­keus’lu Hyper­mest­­ra’­nın oğlu ve Argoa k­ra­­lıdır. Ba­zı­la­rına göre de, o P­ho­cis’teki A­b­­a­e’­nin ku­ru­cu­sudur. Dio­me­des’in ar­­ka­da­şı. Afrodit’e karşı gururu o­lan ne­­deni ile tan­rıça ta­ra­fın­dan bir ku­ğuya dö­nüş­tü­rül­dü­ğü Yunan mitlerinde geç­mek­tedir. Per­se­­usun bir ar­ka­daşı. A­e­ne­as’­ın biri Truvalı ve bi­ri Etrüsk olan iki ar­ka­da­şı­nın isimleri. A­­bas, Per­se­us’un soyunun a­ta­sı­dır. A­bas’ın, Ag­la­i­a’­dan Ak­risios ve Protos adlarında ikız o­­ğul­ları ve İdomene a­dın­da bir kı­zı olduğu da söylenir. İ­domene, A­m­ythaon’la ev­len­di. L­yr­kos bir a­dın­da gayrı meşru oğ­lu ol­du­ğu da söylenir. Lyr­kos, Pe­oponisos’da Lyrkeia böl­gesine adını vermiştir. Bir diğer A­bas’da Me­­lam­po­us’­un oğlu, Myt­ha­o­un’­un to­runu ve Argon k­ra­lı A­bas’­ın to­rununun oğludur. Ta­­laos’un ka­rısı ve Ad­ras­tos’­un annesi Lyk­si­mak­he’­nin büyükbabasının ni­te­lik­le­rini ta­şı­yan kahin İd­mon’un ve Koiranos’un ba­ba­­sının bu Abas olduğu söy­­lenir. Bkz. A­ret­hu­sa, Af­ro­dit, Nympha, Perseus, Po­se­idon, Yu­nan Dini.

    ABASI OİBONO: (Türk). Ya­kut şa­man­la­rı­nın el­bi­se­le­rin­de,­ yer al­tına yolculuk ya­­pa­bil­­me­leri için ‘ruhların de­­li­ği’de de­ni­len ‘yer deliği’ simgesi. Bkz. Şa­man, Şamanlık.

    ABASI OYUN: Bkz. Ak şaman.

    ABASI: (Türk). Abassy-uola. Abaahı. Yakut Türklerin’de kötü ruh­lara verilen ad. Ölü ruh­la­rı­dır. Eliade’ye göre Abassı’lar Ya­kut Şamanlık’­da ikinci dereceden rol oynayan ruhlardır. İnanca gö­re oğ­lan veya kız A­bas­sı’lar genç­le­ri uyutur, rüyalarına gi­rer ve on­lar­la sevişirlermiş. A­ba­s­sı­lar’ın zi­ya­ret et­tik­le­ri kar­şı cinse artık il­gi duy­maz­lar­mış. A­bas­sı’ları rü­ya­la­­rında gören şa­man­lar o­­nun­­la cin­sel ilişkiye girerse o gün bir has­­­taya çağ­rı­la­ca­ğın­dan ve onu iyi­leş­ti­rece­ğin­­den emin o­­la­­rak uyanır. A­bassı’yı kanlar i­­çin­de ve ha­s­ta­nın ruhunu yutarken gö­rürse, has­tanın fazla ya­şa­ma­­ya­cağını anlar, ertesi gün has­ta­yı te­da­vi etmek i­çin çağ­­rıldığında bu gö­rev­den ka­çınmak için e­­linden ge­leni ya­par. Bu ruhun ye­­me­ği insan vücudu, bö­cek, leş gibi kokan şey­­ler­den i­ba­rettir. İn­­san­lar korunmak için kur­ban verirler. Böy­le­ce can karşılığında can ver­miş o­lurlar. Di­ğer Türk top­­lu­luk­la­rın­da da buna benzer ruh­­ların yerini Albastılar a­lır. Es­ki i­nanç­la­rın­da Ya­kut­lar bir in­sa­nın öm­rü­nün en fazla yet­miş yıl dü­şü­nür­­lerdi. Daha evvel ölüm ger­­çek­leşirse bunu Abaası’ya ve­­ya Şa­man­lara bağlarlardı. Ko­puz sesine düş­kün olan bu ruhlar arka arkaya yü­rür­lerdi. Yer­al­tı­na bağ­lı de­ği­şen huylu var­lık­lardan ol­duk­la­rın­dan yeryüzünden ge­lenleri gör­mez­ler­di. Ken­­di­­leri de yeryüzüne çık­tık­la­rın­da gö­­rün­mez olurlar, sa­de­ce bü­yü­cüler göre­bi­lir­di. Ge­­leceğin şaman­la­rı­nın ma­ne­vi ataları sa­­yı­lır­lar. Bir Ya­kut mitolojisine göre Bü­yük A­­ba­ası’nın, oğlunun ke­­mik­le­ri­ni beşikde top­la­­ya­rak tekrar dirilttiğinden söz edilir. Bu varlıklar kö­ken­le­ri­ne öre diğer ruh­lar­dan fark­­lılaşır ve zıt bir kutupta de­ğer­len­di­ri­lir­ler. Bkz. Şa­man, Şamanlık, Albastı, Türk­ Di­ni.

    ABASO: (Afrika). Twi dilini kullanan Afrika toplumlarından Asantlar’da özel tanrıardandır. Asantlar bunlara büyük saygı duyarlar. Kandan ve diğer maddelerden doayı kararmış taburelerle bu tanrıyı yardıma çağırırlar.

    ABASOMLAR: (Afrika). Afrika top­lum­la­rın­­dan Asantlar’da özel tan­rılardandır. A­sant­lar bunlara büyük say­gı duyarlar. Kan­dan ve diğer maddelerden dolayı ka­rar­mış ta­­burelerle bu tanrıları yardıma çağırırlar.

    ABASSİ ABUMO: (Afrika). Afrika ka­bi­le­le­rinden İbi­bos­la­rın tan­rı­larından Ton­nant’­ın şe­re­fi­ne dü­zen­le­dik­le­ri ve düzenli o­la­rak in­­san kur­ban ettikleri şölen. Eliade’ye göre de tanrının ismidir. Bu tanrıya insan kurbanı sunarlar diye ifade eder. Bkz. Tonnant.

    ABASSİ AJUNO: (Türk). Ya­kut­larda kötü ruh­larla i­liş­ki­ye ge­çen şamanlara verilen i­sim. Bkz. Şamanlık.

    ABASSİ YSYAKH: (Türk). Abası Isıah. Ya­kut Türk­le­ri arasında son­­ba­har­da yapılan şenlik. A­çık havada, akşam yapılır. Kara ruhlara özelikle de onların başkanı olduğuna inanılan Ulu To­yon’a hasredilir. Bu bay­ra­mın yöneticisi dokuz erkek şamanla dokuz kadın şamandır. Bu şen­­­lik­de beyazlar gi­yin­miş, beyaz bir a­ta bin­­miş [aiy-tuola(iyi ruh)] de­nen ba­har kötü ruh Abassy-uola (kış) ile döğüşür. Can­lan­dır­ma a­yi­nidir. Bkz. Türk Dini, Ayıı Isıah.

    ABASSİ: (Afrika). Afrika, Nijerya ka­bi­le­le­rinden Efik’in yaratıcı tanrısı, tüm in­san­lı­­ğın tanrısı ve ba­bası. Abassi Dün­ya ü­ze­rin­de bir insan çiftinin yer­­leş­mesine izin ver­mek için ka­rısı Atai’den talimat aldı, an­­cak, bilgelikte Abassi’ye üs­tün o­la­bi­le­cek­le­ri en­di­şe­si ile ü­re­me­­le­rini ve çalış­ma­larını yasakladı. Bir süre için insanlar bu ku­rala i­taat et­tiler, ama en sonunda çalışmaya baş­­la­dı­lar ve ço­­cuklara sahip oldular. Bu ne­­­­den­le Atai adam ile ka­rı­sı­­nı sap­tır­dı ve ço­cukları arasında kavga ve u­yuş­maz­lıklara ne­­den oldu. On­ların iki çocuğu vardı ve ço­cuk­­­lar bü­yü­dük­le­rin­de cen­neti terk­etmek ve dün­yaya yer­leşmek istediler. A­bas­si, ço­cuk­la­rının daha sonra on­lara saldırabilecek sa­vaş­­çı in­sanların ortaya çık­ma­sı­­na neden ol­ma­larından kork­tu a­ma Atai çocukların as­la çift­­leş­me­mesini, ça­lış­ma­masını ve ye­mek yemek i­çin cennete geri dön­me­le­ri­ni sağ­la­ya­rak ço­cuk­la­rın ay­rılması ve dünyada ya­şa­ma­sı için Abassi’yi ikna etti. Bu dü­zen­le­me bir süre işe ya­radı, ancak sonra ço­cuk­lar sa­ban sür­me­ye, ekip biç­meye, hasat top­la­ma­ya ve seks yapmaya baş­la­dı­lar ve kısa za­manda dünya on­la­­rın soyundan gelen kim­­se­ler ile dolmaya başladı. A­tai onlara ö­lüm ve tartışmayı vererek bu problemi çöz­dü. En es­ki anne ba­ba­lar he­men öl­dü ve on­la­rın soyu o za­­mandan beri kavga et­mek­­te ve ölümle karşı­laş­mak­tadır. Abassi ve A­ta­i­‘­ye gelince on­lar in­san­lık­tan o ka­dar tiksi­ni­yor­lardı ki, in­san­lığa hiç al­dır­ma­dan cen­net­te u­zak ve yalnız ya­şa­dı­lar.

    ABASSY- UOLA: Bkz. Abası.

    ABATHUR: (İran). Abatur. İran mitolojisinde, ölümün yar­g­ı­cı olarak rol oynayan bir yaratık. A­dı, ‘terazisi olan’ anlamına ge­lir. Dönen ruhları ve onların ey­lem­lerini tartar ve buna göre on­la­rın cennete mi yoksa alt dün­ya­ya mı (yer altı/suçlular dün­ya­sı) gönderileceğini belirler. Gü­ney Irak’ın ve güneybatı İran’ın ka­dim insanları arasında, A­bat­hur ‘üçüncü hayat’ın canlı sim­ge­sidir.

    ABATON: (Mısır). Bigge A­da­sında bir O­si­ris ta­pı­na­ğının Yu­nan­ca adı. Erişilmez an­­la­mın­da­dır. Bkz. Osiris.

    ABATUR: (Sabi, İran). Abathur. Bhaq-ziva. İ­­ran mi­to­lo­ji­sin­­de, ölümün yar­­g­ı­cı o­larak rol oynayan bir yaratık. A­dı, ‘terazisi o­lan’ an­la­mı­na ge­lir. Ruh­ları ve ruhların yaptıklarını tar­tar ve bu­na göre on­­la­rın cennete mi yoksa alt dün­­ya­­ya mı (yer altı­/­suç­lu­lar dün­­ya­sı) gön­de­ri­le­­ceğini be­lirler. Sabiilik’te yüce tan­rı­­dan dü­şüşün ve ya­ra­tı­lışın bir saf­ha­sını o­luş­tu­ran üçüncü ha­yatın ki­­şi­leş­ti­rilmiş hali; bir De­mi­urg; düşmüş bir ışık ru­hu; De­mi­urg Ptahıl’in babası. Kı­ya­met son­rası diğer düş­müş ışık ruh­ları gi­bi Hibil Zi­va tarafından vaf­tiz e­di­le­rek te­miz­le­ne­ce­ği­ne ve tek­rar ışık alemine kabul edi­le­ce­­ğine i­nanılır. Sabii i­nan­cı­na gö­re ö­lümle dün­ya­dan ay­rılan ruh­lar, gezegensel gö­zetleme ev­­le­rini geç­tikten son­ra Abatur’un te­ra­zi­sin­de se­vap ve günah a­çı­sın­dan tar­tılırlar. Bkz. Demiurg, Hibil Ziva, Ptahil, Sabiilik.

    ABAÜ’L AHVAL: (İslam). Hal Babaları. İslam mistisizmine göre sahip oldukları hallere hakim olan, hal sahibi olduklarını başkalarına hissettirmeyen, halin tesiryle dengelerini ve her zamanki davranışlarını değiştirmeyen salikler. Abaü’l Ahval’den olanlar temkin sahibidirler. Bkz. Temkin, Telvin, Ebnaü’l- ahval.

    ABBA AMONA: (Yahudi). Aramca; Baba, Ka­ba­la’­da­ki en yü­ce ilahi çift. Bkz. Kabala.

    ABBA ILA’AH: (Kabala). Yahudi mis­ti­siz­mi Kabala’ya göre Chocmah Se­p­hi­ra’sından gelişen iki ana suretin daha yük­sek olanı. Bkz. Kabala.

    ABBA: (Çin, Yahudi). Çin de yakın dönemlere kadar Seu-çuan e­yaletinin batısında ve ku­ze­yin­de yaşayan K’ianglar’ın i­nanç­la­rın­­da taptıkları maymun ataları. Ab­ba (baba) mu-la (gök) Sei (tan­rı) adı verilen bu tanrısal ata ak­ci­ğerleri, karaciğerleri, ba­ğır­­sak­ları, dudakları ve tırnaklarıyla bir­likte beyaz bir kağıda sa­rılmış ka­fatasıyla temsil edilir ve ona ‘Yaş­lı efendi-ata’ diye hi­tap e­di­lir. Aramca (Aramice) ‘ba­ba’ anlamında. Ya­hudi ve Hıristiyan li­te­­ra­tü­rün­de yer alan bazı dualarda tanrıya yö­nelik bir hitaptır (M. 14: 36; R. 8: 15); Hıristiyan doğu ki­li­se­le­rin­de pis­ko­pos­la­ra, patriklere ve­ya manastır başkanlarına verilen ün­van.

    ABBAHU: (Yahudi). M. S. 3. yy’da Eretz Y­‘israel’de yaşamış 3. ne­silden bir Amora ve Sezerya’daki din aka­de­mi­sinin (şura’nın) baş­kanı. Ya­hudi cemaatini Roma’lı yet­ki­li­ler önünde Yunanca bil­­gisi ile temsil et­miş­tir. Yo­han­nan ben Nappaha’nın öğ­ren­cisiydi ve zamanında Ye­ru­şalayim (Kudüs) Tal­mud’­u Nezikin faslının iki üç bö­lümü ta­mam­lanmıştır. Bkz. A­mora, Nappaha, Ye­ru­şa­­la­­yim Talmudu, Yahudilik.

    ABBAS B.UBADE EL- ENSARİ: (Nu­say­­rilik). Nusayriler’in ilk nakiplerinden. B­kz. Nu­say­ri­lik, Nakip.
    ABBAS: (İslam). İslam peygamberinin am­ca­sı, Abdülmuttalib’in oğlu. Müslüman ol­du­­ğu fakat Peygamber’in isteği doğ­rul­tu­sun­­da müs­lümanlığını açığa vurmadan Mek­­ke’de kal­dığı söylenir. Müslümanların Mek­­ke ü­ze­ri­ne yürümeleri üzerine gelerek Pey­­gamber’e ka­tılmıştır. Mekke’nin fethi son­­rası kendisine Si­kayet görevi ve­ril­miş­tir. Bkz. İslamiyet, H­z­. Mu­ham­med, Mek­ke, Si­kayet.

    ABBASİLER: (İslamiyet). 750-1258. E­me­vi­lerden sonra İslam devletinin başına ge­çen ha­life hanedan. Hanedan adını, Pey­gam­ber­‘­in amcası Abbas bin Abdül­mut­ta­lip’ten alır. B­kz. Emeviler, Halife, Hali­fe­lik.

    ABBASİYAN: (İslam). Abbasi ha­lifeleri, Ab­­­basiler. Bkz. Halifelik, İslamiyet.

    ABBASİYE: (İslam). Abbasiyye Med­ye­ni­ye ta­ri­ka­tı­nın Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Mu­hammed b. Abdirrahmân b. Ebibekr b. El-En­du­lu­sî taraından kurulan bir kolu. B­kz. İs­la­mi­yet, Med­­­yeniye, Tarikat.

    ABBAYE: (Yahudi). M. S: 283 (280)- M. S. 338. Miş­na’­yı yo­rum­layan ve har­monize e­den 4. nesilden Ba­billi Amora, Rabay. Çağ­­­da­­şı Ra­va ile beraber ünlüdür. A­­mo­ra­i­m­‘lerin en aktiflerinden bi­­ri­sidir. Öğ­ret­men­le­ri Rab­­bah ve R. Jozef’tir. Pum­bedita Şu­­ra­sı’­nın baş­ka­nı oldu. Rava i­le be­­raber A­laha ko­nusundaki mü­na­za­raları Talmud’un içe­riği bo­­­yunca yer alır. Bkz. A­la­ha, Pum­be­dita, R. Jozef, Ra­bay, Rab­bah, Ra­va, Mişna.

    ABBE BOULLAN: (Satanizm). 19. yy. Av­rupasın’da en meşhur satanist. Karmel K­ilisesi’nin bir kolunun başı olduğu ve kara bü­yü, çocuk kurbanı tatbk ettiği söy­le­nil­mek­tedir. Bkz. Karmel Kilisesi, Kara Büyü, Sa­tanizm.

    ABBE DE VILLARS: (E­zo­te­rizm). M. S.1655- 1673 ? (16­75). 17. asırda ünlenmiş Gül­­haçlılar ro­manı Le Com­te de Ga­ba­lis’­in yazarı. E­ser­de yazar bir Alman Ka­ba­lacı olan Kont von Ga­ba­­lis tarafından dört ayrı soh­­bet­le gizli bilimlere sokulur. Ro­ma­nın bü­yük bölümü se­men­der, peri, gnom gibi ya­­ra­tık­larla ilgilidir. Bu var­lık­ları Pa­ra­cel­sus­‘­dan al­ma­sı­na rağmen literatüre ilk o­la­rak sokan Abbé de Villars ol­muştur. Kitab ay­rıca K­ru­zer ve Gülhaçlılar’ın p­ro­po­gan­da­sını yapar. Spi­ri­tü­a­list doğa görüşünü tem­sil et­mesine ve tanrı anlayışı ve­ya tan­rıy­la birleşme yük­sek amacı olmasına rağ­men ay­dın­lan­ma­cılarla birçok te­mas noktası vardır. Buna za­manındaki şeytan i­nan­cı­na ve ruhsal baskıya karşı ver­diği savaş örnek gös­­te­ri­le­bilir. Ga­ba­lis­‘ten Ga­balıka kavramı da türetilmiştir. Bkz. Se­men­der, Peri, G­nom, Gülhaçlılar, Ka­ba­la.

    ABBE GUİBORG: (Satanizm). Fransa’da XIV. Louis döneminde, kralın metresi Ma­dam de Mon­tespan tarafından yönetilen Şeytan’a tapma ayinlerine rehberlik eden papaz. Bkz. Satanizm, Black Mass.

    ABBESS: (Hıristiyan). Ab­be. Fransa’da M. S 16. yy’dan be­ri genç ruhaniler için kul­la­nı­­lan bir ünvan; Be­ne­dik­ten ta­ri­kat ku­ral­la­rı­nı iz­le­yen ve ra­hi­be­ler­den oluşan çe­şiti top­lu­luk­lar­da baş ra­hi­beye de verilen ünvan; ma­­nas­tır­larda rahibelerin başı. Ab­bess olarak seçilen ra­­hibe ha­ya­tının sonuna ka­­dar görevde ka­lır. Bu te­ri­min M. S. 514 yı­lın­dan iti­baren kul­la­nıl­dığı ifade e­dil­mektedir. Bkz. Hıristiyanlık, Be­nedikten, Rahibe.

    ABBEY: (Hıristiyan). Abbeye En Regle. Hıristiyanlık’ta bir ce­ma­atin dini ve hayati ih­­­ti­yaçlarını kar­şılayan yapı gu­­ru­bu. Bkz. Ma­nastır, Hıristiyanlık.

    ABBEYE EN REGLE: Bkz. Abeyi.

    ABBOT: (Hıristiyan). Batı ki­lisesinde, ki­li­se hu­ku­ku­na i­lişkin belirli kurallara ve­ya Be­­ne­dik­t e­ko­­lü ku­ral­larına bağlı olan din ku­­rul­larında baş ra­hip­le­re ve­ri­len bir lakap. Be­nediktin ku­­ral­la­rı­na göre Abbot bir ma­nas­­tırı oluşturan ailenin babası sa­yılır ve do­layısıyla ay­rıcalıklı bir takım im­­­ti­yaz­lara sa­hiptir. Ma­nastır ke­şiş­lerince seçilen Ab­bot, ha­ya­tı boyunca bu görevi sür­dü­rür. B­k­z. Benedikten, Hıristiyanlık, Kilise, Keşiş, Manastır.

    ABBUŞ: (Eti-Hurri). Ap­puş. Ap­pu. İyilikle kötülüğün ba­­bası. Boğazköy kazılarında e­le ge­çen tab­letlerde yazılı o­lan bu mitde Abbuş ya da Appuş do­ğan iki ço­cu­ğun­dan birine iyilik, di­ğe­ri­ne de kötülük adını verir. Ab­buş ölünce kötülük bü­tün mal­ları alıp ka­çar, iyiliğe sa­dece bir inek ka­lır.

    ABCACA: (Hint). Hinduizm’de Brah­ma’­nın isimlerinden biri. Bkz. B­rahma, Hin­du­i­zm.

    ABCAHASTA: (Hint). Elinde Lo­tüs Olan anlamında Ag­ni’ye verilen isimlerden biri. Bkz. Ag­ni, Hinduizm.

    ABCFM: (Hıristiyan). Ame­ri­ca Board of Com­­missioners for Fo­reign Mission. M. S. 19.yy’ın baş­larında ABD ve Avrupa’da ku­­rulan mis­yo­ner­lik der­nek­le­rin­den biri. Con­g­regational Kilise ta­ra­fın­dan M. S. 1810 yılında Bos­­ton’da kurulmuş ve Kalvinci ge­leneği temsil et­miş­tir. Ana­do­lu’da Protestan can­lanmanın ilk a­dımlarını a­tan teşkilattır. Tanrının dünyevi planının Ya­hu­di­ler­le i­liş­ki­li olduğuna inanırlar. Bkz. Kalvinizm, Pro­tes­tan­lık, Congregational, Yahudilik.

    ABD MENAT: Bkz. Menat.

    ABD: (İslam). Kul, köle, mahluk, insan. İtaat etmek, boyun eğmek, alçakgönüllü olmak, daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye, ona isyan etmeden ve ondan yüz çe­vir­mek­si­zin itaat etmesi anlamındadır. Abd keli­me­si­nin masdarı olan ubudiyyet insanın sıfatıdır. Sami menşeli olduğu için; İbranca’da ve di­ğer akraba dillerde de görülen Abd kelimesi, A­rapça’da bazı hususiyetler ifade etmektedir. İslamiyet’e göre insanın yaratılış hikmetinin Al­lah’u Teala (c.c.)’ya kulluğa dayandığı kat’i nasslarla sabittir. ‘Bana karşı imtihan et­ti­ğin -başıma kaktığın- ganimet, İs­ra­il­oğul­la­rını kendine kul -köle- edindiğin için.’ ifadesindeki meal, Musa (a.s.)’ın Firavuna cevabında olduğu gibi ‘kul’, ‘köle’ edindin demektir (eş-Şuara, 26/22). İslam inancına göre zaman zaman bazı insanlar, tanrılık taslayarak Allah’a ait vasıfların kendi­le­rin­de de bulunduğunu iddia ederler. Bilhassa hüküm vermede ve kanun yapmada bu durum kendini açıkça belli eder. Allah ise bu durum karşısında bütün insanların kul olduğunu, hüküm koymanın yalnız Allah’a ait bulunduğunu, bir insanın Allah’ın hükümlerine bağlı kalarak mükemmel bir kul ve insan olacağı üzerinde Kur’an’da ısrarla durmuştur. Kur’an-ı Kerim’de: ‘Cin­le­ri ve insanları, bana ibadet etmeleri için yarattım’ (ez-Zariyat, 51/56) hükmü beyan buyu­rul­muş­tur. Bütün peygamberler abd olduklarını övünerek söylemişlerdir. Hristiyanlar tara­fın­dan tanrı olduğu ileri sürülen İsa (a.s.) bu iddiayı kesinlikle reddederek Kur’an-ı Ke­rim­‘in tabiriyle şöyle der: ‘Ben Allah’ın bir ku­luyum.’ (Meryem, 19/30). Davud (a.s.) için ‘O ne güzel bir kuldu’ (Sad, 38/30) diye buy­ru­lur­ken Eyyüb (a.s.) hakkında da sab­rın­dan dolayı şöyle ifade edilmektedir: ‘Ger­çek­ten biz onu sabırlı bulmuştuk. O ne güzel kuldu’ (Sad, 38/44). Kur’an-ı Kerim’de birçok isim ve sıfatla anılan Hz. Muhammed (s.a.s.) için en şerefli isim olarak ‘abd’ tabiri kulla­nıl­mak­tadır. Al­lah­‘­a en yakın bulunduğu Mirac ge­cesinde ken­disinden ‘abd’ diye söz­e­dil­mek­tedir (el-İsra, 17/1; en-Necm, 53/10) . Hz. Mu­ham­medn’in ‘abd’ yönü ve özelliği rasul sıfatından daha üstündür. Çünkü İs­lam­‘­a göre kul olma yönüyle Hakk’a ubudiyet ö­ze­l­liğini yansıtır; rasul yönüyle ise in­san­la­ra tebliğ özelliğini ifade eder. Allah’a yö­ne­lik kul olma özelliği, halka yönelik rasul özel­liğinden daha önemli ve daha üs­tün­dür. Bundan dolayı da Kelime-i Şehadet ve Ke­li­me­-i Tevhid’de önce abd (kul) sıfatı sonra ra­sul sıfatı zikredilmektedir. Aynı şekilde Al­lah Kur’an-ı Kerim’de ‘Allah Kur’an’ı kuluna indirdi.’ (el-Kehf, 18/1) ayetiyle peygam­ber­lik görevinden söz ederken Hz. Mu­ham­med­‘­den ‘kul’ diye söz etmektedir. Hz. Adem (a.s.)’den iti­ba­ren bütün peygamberler insan­la­rı, Allah’a ibadet etmeye davet etmişlerdir. Ni­tekim Kur’an-ı Kerim’de ‘Andolsun ki biz her kavme: -Allah’a ibadet edin, tağuta kul­luk etmekten kaçının diye- (tebligat yapması i­çin) bir peygamber göndermişizdir’ (en-Nahl, 16/36) buyurulmaktadır. Nitekim: ‘İ­man edenler, Allah yolunda cihad ederler; küf­redenler de (kafirler) tağut yolunda savaşırlar’ (en-Nisa, 4/76) ayet-i kerimesi insanların, ya Allah’a iman edip O’nun dini için cihad edeceklerini, ya da küfredip (kafir olup) tağut yolunda sava­şa­ca­ğını sarih olarak ortaya koy­muştur. Bu iki halin dışında, üçüncü bir halden söz etmek mümkün değildir. Bu mücadelenin ortaya çıkardığı hukuki bir durum ‘abd’ kavramı ile alakalıdır. Şöyle ki; abd kelimesi, köle manasına da kullanılmıştır. (el-Bakara, 2/221). Ruhlar aleminde iken Allah bütün insanlardan ‘misak’ almıştır. Bu bir anlamda Allah ile insanlar arasında tahakkuk eden manevi bir mukaveledir. Her mü’min ‘Ne zamandan beri müs­lü­man­sın?’ sualine; ‘Kalu Bela’dan beri’ diyerek, bu manevi m­u­ka­ve­le­yi ikrar eder. Kur’an-ı Kerim’de; Allah ‘ın ‘e­ma­neti’ göklere, dağlara ve yeryüzüne tek­lif ettiğini, onların bu emanetin ağırlığı karşı­sın­da endişeye düştükleri, insanın ise kendi iradesiyle yüklendiği bildirilmiştir. (el-Ah­zab, 33/72) Ruhlar aleminde gerçekleşen misak ve yük­lenilen emanet sebebiyle; insan, yer­yü­zün­de Allah (c.c.)’ın halifesi hük­mün­de­dir. Hz. Muhammed’in: ‘Her doğan çocuk, İs­lam fıtratı üzerine doğar’ sözü açıktır. İn­san; dünyaya geldikten sonra misakı u­nu­tur, emanete ihanet eder ve İslam’a karşı sa­vaşırsa ‘kölelik’ (abd, rakik, memluk, ca­riye vs...) gündeme girer. köleliğin ta­hak­kuku, ruhlar aleminde gerçekleşen misakı reddetmek ve emanete ihanet ederek İslam’a karşı savaşmakla ilgilidir. Müsteşriklerin (veya onları taklid eden kimselerin) iddia ettikleri gibi kaba kuvvetle alakası yoktur. ‘Hz. Muham­mednin hür bir insanı, kuvvet kullanarak ken­disine hizmetçi yapanın namazının asla ka­bul edilmeyeceğini ve kıyamet gününde o­nun karşısında olacağını ifade ettiği bi­lin­mek­tedir. Dolayısıyla bir İslam beldesi ka­fir­lerin istilasına uğrarsa, o beldedeki müs­lü­manlar ‘esir’ olabilirler, ancak kat’iyyen ‘kö­le’ olamazlar. Ragıp el-İsfahani; ‘abd’ kav­ramının Kur’an-ı Kerim’de dört ayrı mahiyeti ifade için kullanıldığını kaydeder. Bunlar: 1) Hukuki açıdan köle manasına: el-Bakara Suresi’nin 221. ayetinde olduğu gibi. 2) Yaratılması bakımından abd: Bu ma­hiyette, sadece Allah’a nisbet edilerek kul­lanılır. Nitekim Hz. Muhammed: ‘Hiç bi­ri­niz (elinizin) emrinizin altında bulu­nan­lara kulum demesin. Çünkü he­pi­niz Allahın kullarısınız’ diyerek bu ma­hi­ye­te işaret etmiştir. 3) Allah’a kulluk yap­ma­sı açısından abd: İster hür, ister köle ol­sun şer’i hududlara riayet eden kimse. 4) Dün­yaya ve dünya servetine kul haline ge­len abd: Hz. Muhammedn’in: ‘Kahrolsun al­tına, gümüşe ve lükse kul olan insan’ di­ye zemmettiği kimseler. Kelime-i Şehadet getirirken; bütün ilahları reddettiğimizi, sadece Allah’a iman ettiğimizi, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) önce ‘abd’ (kul), sonra ‘rasul’ olduğunu ikrar ve tasdik ediyoruz. Kelime-i şehadette geçen kavramlardan birisi de ‘abd’ kavramıdır. İnsanın sıfatı; Allah’a kul olmasıdır: Eğer bu sıfat kaybedilirse, tağut’un esiri haline gelme tehlikesi mevcuttur. Allah’a kulluk eden kimseye ‘hür insan’, tağuta kulluk edene de ‘köle’ denilir. Bu mahiyet asla unu­tul­ma­malıdır. Adem’den beri devam e­den mücadelenin mahiyeti ‘abd’ kavramı ile izah edilebilir. Çünkü bütün pey­gam­ber­ler insanları ‘Allah’a kulluk (ibadet) edin, tağut’a kulluk etmekten ka­çının’ diyerek uyarmışlardır. Günü­müzde ‘Hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır’ sloganının ar­ka­sına gizlenen tağuti güçler kuvvet kul­la­na­rak, müslümanları esir etmek arzu­sun­da­dır­lar. Bu büyük tehlike kar­şısında; ihlasla Al­lah­‘a kulluk eden mü­‘min­lerin, cihad iba­de­ti­ni ihya etmeleri za­ruridir. Gerçek manada u­bu­diyyet (kulluk); İslam’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için ihlasla ve sabırla gayret sarfetmektir. Bkz. Allah, Kelime-i Şehadet, Tirmizi, Buhari, Ubudiyet, Musa, Cin, İsa, Mer­yem, Davud, Eyyüb, Kelime- i Tevhid, Ta­ğut, Emanet, Müsteşrik, eş- Şuara, ez- Za­riyat, Sad, el- İsra, en- Necm, el- Kehf, en- Nahl, el- Bakara, el- Azhab, en- Nisa.

    Yaşar Sıdkı Ateş

  2. #2
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ABDAL MUSA AYİNİ: (İslamiyet). Ab­dal Musa Cemi. Hacı Bektaş Veli’nin ha­li­fe­si kabul edilen Abdal Musa adına dü­zen­le­nen tören. Abdal Musa ayininde kural o­la­rak bir yola alınma ya da görgü amacı yok­tur. Kimi bölgelerde, her haf­ta, per­şem­be­yi cumaya bağlayan gece, Abdal Mu­sa a­yi­ni yapmak gelenekten­dir. Kimi durum­lar­da, daha çok kış ay­larında, seçilmiş bir gün ol­­madan; ge­len kurban isteklerini yerine ge­tirmek, dede’ ya da başka bir ‘konuk’ gel­di­ğinde köy hal­­kı­nı bir araya toplamak, dar­gınlıkları önlemek, meseleleri çöz­mek gi­bi amaçlarla Abdal Mu­sa ayini yapıldığı da olur. Abdal Musa ayinlerinde, kurban ve di­­ğer masraflara, ayinde bu­lu­nan­ların tü­mü ka­tılır: Bu ayinde kural olarak on iki hiz­met yerine getirilir; ancak, belli bir amaçla ya­­pılmayan Abdal Musa cemlerinde dua ve dü­vaz okunup kur­ban tekbirlemekle ye­ti­ni­lir. Özel­lik­­le kış aylarında köyün ileri ge­len­leri top­la­nır; her yıl yapılması gele­nek o­lan Abdal Musa Kur­banı’na karar verirler. Gö­revliler ev ev dolaşarak lok­ma toplarlar. Kur­banlar tığlanır; kara-ka­zanlarda etli pi­lav yapılır; yufka pişi­rilir. Gençler, Abdal Mu­sa Sultan’ ın gönüllerdeki di­lek­leri yerine ge­tirmesi için akşamdan sabaha lokma pi­şi­rimine hiz­met verirler. Lokma pişince halk ka­­zan­ların başına toplanır ve dede şu duayı o­kur: ‘Allah, Allah! Artsın eksilmesin, taş­sın dö­kül­mesin. Yiyenlere nur-u iman ola. Has­talar şifa bula. Müminler şad ola. Mü­na­fıklar berbad ola. Üç­ler, Beşler, Yediler, O­niki İmamlar, Ondört Masumupâklar, On­yedi Ke­mer­best­ler, Kırklar, Sek­senbin Rum E­renleri, Dok­san­bin Horasan Pirleri, Yüzbin Gayb E­ren­le­ri, Hak-Muham­met-Ali, pirimiz Hün­kâr Ha­cı Bektaş Veli. Abdal Musa Sul­tan kur­ban­larımızı ka­bul ey­le­ye. Ziyan ke­­der ver­me­ye. Dilde dilekle­ri­mi­zi, gönülde mu­rat­la­rı­mızı ih­san eyleye. Ger­çe­ğe Hû!’Daha son­ra lokmalar yenir. İnanca göre Abdal Mu­sa Kurbanı düzenlenen yerde, köyde elem, ke­der, has­­ta­lık olmaz; ekin ve ürünler be­re­ket­li olur. Doğan çocuk­lar anne-baba ve bü­yük­lerine kar­şı say­­gı gösterir. Dargın, küs­kün varsa ba­rış­tırılır. Bkz. Hacı Bektaşı Ve­li, Lokma, Üçler, Beşler, Ye­diler, O­niki İ­mam, Ondört Masumupâk, On­yedi Ke­mer­best, Kırklar, Seksenbin Rum E­reni, Dok­­san­bin Horasan Piri, Yüzbin Gayb Ereni, A­le­vilik, Bektaşilik.

    ABDAL MUSA CEMİ: Bkz. Abdal Musa Ayini.

    ABDAL MUSA POSTU: (İslam).Mey­dan­daki on iki post sıralamasında yer alan, a­yakçı makamı. Bkz. Meydan, Alevilik, Bek­taşilik.

    ABDAL MUSA TÖRENLERİ: (İslam).Her yıl 9-10 Haziran günlerinde An­tal­ya’nın El­malı ilçesine bağlı Tekke köyün­de ya­pılan törenler. Bkz. Alevilik, Bektaşilik.

    ABDAL MUSA VELÂYETNAMESİ: (İs­lamiyet).XV. yazıldığı kabul edilen Ab­dal Musa’nın doğumuyla başlayan, Te­ke yö­resine gelişi ve buralarda gös­terdiği ke­ra­met­lerle devam eden, halifelerine icazet ve­re­rek onları çe­şitli yerlere gön­der­me­siy­le son bu­lan, yazarı belirsiz küçük hacimli bir e­ser. Bkz. Abdal Musa, Alevilik, Bek­ta­­şi­lik, Halife.

    ABDAL MUSA: Bkz. Evdıl Musa.

    ABDAL: (İslam). Bedel, Bedil. Halk i­çin­de do­laşan ve er­­miş diye bilinen kişilere ve­rilmiş bir la­kap. Abdal tanımlamasının ilk defa or­taya çık­­tığı sıralarda, abid ve za­hid­ler­le bir­lik­te mu­haddis ve fakihler için de kul­la­nıl­mıştır. İbn Hanbel’in Müs­ne­di’nde Hz. Mu­­ham­med’den nak­led­i­len bir rivayete göre kırk, di­ğer bir ri­va­yette ise o­tuz abdalın ümmet i­çerisinde bulun­du­ğun­dan bahsettiği gö­rül­mek­tedir. Güveni­li­lirliğe yakın bilinen ab­dal hadislerini nak­le­den Ahmed b. Han­bel’in, yeryüzünde mu­had­­dislerden başka ab­dal tanımadığını söy­le­diği be­lir­til­mek­te­dir. İmam Gazali de ab­dal konusunda buna ben­zer bir izahı E­bu’d-Derda’ dan nak­let­mek­tedir. Abdalların ah­laki ve manevi ki­şi­lik­leri hakkında söy­le­nenler, her müs­lü­man­da bu­lun­ması ge­rek­li vasıflar olark dü­şü­nül­mek­tedir. Buna gö­re abdallar bütün in­sanlara kar­şı iyi, ken­dilerine kötü mu­a­me­le edenleri ba­ğış­­la­yan kaza ve kadere gö­nül hoşnutluğuyla bo­yun eğen, ha­ram­lar­dan kaçan, i­ba­det­le­ri­ni ihlas ve sa­mi­mi­yet­le yerine getiren, sevgi, şefkat ve ahlaki va­sıf­larla donanmış kişilerdir. Abdal ke­li­me­si­nin Arapça ‘ebdal’den kısmen değişerek Türk­ç­e’ye girmiş olduğu ifade e­dil­mek­te­dir. Arapça’da halkın iyiliği için tasarrufa i­zin­li evliya zümresinden olan bir cemaate ve­rilen bir isim olarak geçer. Fakat, bu tür bir kitlenin Allah tarafından gönderildiğine da­ir sahih İslami kaynaklarda herhangi bir ka­yıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu du­ru­mun, halkın kendi muhayyilesi içerisinde or­taya çıkmış bir kanaatten başka birşey ol­ma­­dığı söylenebilir. Tasavvufta dervişler a­rasında kendini kaybeden ve coşku haline gi­renler için abdal kelimesinin kullanıldığı an­laşılmaktadır. Hatta bu kelime giderek ‘hafif meşrep’, ‘meczup’, olanlara verilen bir isim haline sokulmuştur. Abdal ke­li­me­si, ilk dönemlerden beri gizli güçlere sahip ve sırlara vakıf olduklarına inanılan kim­se­ler ve Hızır, İlyas, Mehdi gibi gizli şah­si­yet­lere de atfedildiği görülmüştür. Melamet eh­linin gizli veliler inancı, abdalları daha da esrarengiz hale getirmiş hatta, bizzat ab­dal­ların dahi birbirlerini tanımadıkları veya an­cak üst tabakada olanların alttakileri ta­nı­yabildikleri söylenmiştir. XII. yüzyıldan son­ra, bilhassa Melami ve Kalenderiler a­ra­sın­da cezbe ve istiğrak hali fazla ol­du­ğun­dan abdal kelimesi özellikle bunlar hak­kın­da kulla­nıl­mış­tır. XIV. ve XV. yüzyıllarda ab­dal adı al­tın­da bazı dervişlerin ortaya çık­tığı görül­mek­tedir. Bunlar Rum ab­dal­la­rı ünvanı ile a­nıl­dılar. XVI. yüzyılda ya­şa­yan Vahidi, ab­dal­ları şu şekilde tasvir et­mektedir. ‘Başları, kaşları, sakal ve bı­yık­la­rı traş edilmiş, baş­la­rın­da kıldan örülmüş kü­lah, sırtlarında bal renkli veya siyah şal, el­lerinde tabl ve alem bulunmaktadır.’ Yine bu yüzyıllarda bazı der­vişler tek başlarına ab­dal ismini kul­lan­mış­lardır. Abdal Musa, Kay­gusuz Abdal, Pir Sultan Abdal gibi. Ab­dal hadislerinin sıhhat derecesine ka­vuş­ma­mış olması, bu anlayışın kaynağının E­h­l­-i Sünnet dışında aranmasına yol açmıştır. H­z. Muhammed ve ‘ashab’tan gavs, kutb, ev­tad, nüceba vb. ricalü’l gay-b’a ilişkin hiçbir söz nakledilmediğini, seleften ba­zı­la­rının Hz. Muhammednden rivayet et­tik­le­ri abdala dair sözün ise zayıf bir hadis ol­du­ğunu belirten İbni Teymiyye, ricalü’l-gayb olduğu söylenen bazı insanlara, -on­la­rı Allah’a ortak gösterir gibi- olağanüstü yet­kiler ve güçler nisbet etmenin İslam a­ki­de­siyle bağdaştırılamayacağını, bu tür bir an­layışın daha çok Hristiyanların ve aşırı Şii fırkaların akidelerini yansıttığını be­lirt­mek­tedir. Bu arada, İbni Teymiyye ve İbni Hal­dun dışında kalan bilginlerin büyük bir ek­seriyeti ve mutasavvıfların abdal an­la­yı­şı­nı benimsemiş veya en azından tenkit et­me­miş olmaları, bu görüşün esas itibariyle Ş­i­a’dan veya Ehl-i Sünnet dışı başka bir kay­naktan geldiği görüşünü şüphe ile kar­şı­la­mak için yeterli sebeplerdi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ilk devirler Ehl-i Sün­net bilgin ve mutasavvıflarının abdal an­layışları İbnü’l-Arabi’nin anlayışından ve ö­zellikle XIV. yüzyıldan itibaren baş­gös­te­ren ve XX. yüzyıl başına kadar devam eden Ra­fizi abdalların hayat tarzlarından ta­ma­men farklıdır. Nitekim Abdal kelimesinin ilk defa ortaya çıktığı sıralarda, abid ve za­hid­lerle birlikte muhaddis ve fakihler için de kullanıldığı görülmüştür. Bazı derviş şa­ir­lerin adlarının başında ya da so­nunda yer a­lan mahlas. Alevilik- Bektaşilik i­nanç­la­rı­na göre tanrı seçtiği bazı kullarını, dün­ya­nın manevi düzenini yönlendir­mek için gö­revlendirdi. Rical ül-gayb adıyla anılan bu ermişler yedi ya da kırk kişiydi. Halk mit­lerinde adı geçen yedi abdal, yedi gökteki (yedi yıldızdaki ya da yedi gezegendeki) gi­zi betimler. Az konuşmak, az yemek ve hal­ktan ayrı hayatak vb. özellikleriyle be­lir­gin abdalların görevi, insanlara yardım et­mek­ti. İnançta onların bu aşa­maya iyilik ve cö­mertlikle ulaştıkları, birbirlerinin yerine geç­tikleri, kendi yerlerine birini ‘bedel’ bı­ra­karak dile­dikleri yere gidebildikleri be­lir­ti­lir. Abdal adı Türkler arasında özellikle O­ğuz Türklerinin doğu ve batı kolları a­ra­sında yaygın olarak kullanıldı. Ge­nel ka­bu­le göre sözcüğün etimolojik kökeni, ‘bedii’ ya da ‘bederin’ çoğulu olarak ve­ril­mek­tey­se de ayrı bir köken­den ifade de­ği­şik­lik­le­riy­le bu duru­ma geldiğini iddia edenler de var­dır. Abdal sözcüğü IX. yy’dan bu yana ta­­savvuf kavramı olarak kullanılmaktadır. Kul­lanılış biçimi rical ül-gayb’la ilgilidir: Tan­rı, dün­yanın ruhi düzeninin sağlanması i­çin Bazı kullarını görevlendirdi. Bunlar a­ra­sında düzenli bir aşama zinciri vardı. En üst aşamada Kutb-ül Aktab bulunur; sonra sı­rasıyla Üç Mukaba, Yedi Evtad ve Kırk Ab­dal gelir. Aşama zincirinde aşağıya doğ­ru inildikçe sayı­lar artar. Aşama zincirinde bir üst basa­makta bulunan kendi altındaki ba­sama­ğı bilir; ancak, alt basamakta bu­lu­nan­lar üst basamakta olanları bilmez. Aşa­ma zincirinde herhangi bir yer boşalırsa, alt basamaktan biri orayı doldurur. Her birinin belli görev alanları vardır. Bkz. İbni Teymiyye, İbni Haldun, Mu­had­dis, Fakih, Şii, Ehl-i Sünnet, Gavs, Kutb, Evtad, Nüceba, Rical’ül Gayb, Derviş, Zahid, Me­la­mi, Kalenderi, Rafizi, Hızır, İlyas, Mehdi, Ahmed Bin Hanbel, Evliya, Cemaat, Rasul.

    ABDALAN: Bkz. Abdallar.

    ABDALAN-I RUM: Bkz. Rum Abdalları.

    ABDALGA: (Nebati-Arap). Nebatilerce yer ismi olarak kul­la­nılan ve kişileştirierek tan­rı­laş­tı­rılan Al-Ga adına nisbeten tü­re­tilen isimlerden biri.

    ABDALLAR: (İslam).Türkiye, Azerbay­can, İran, Afganistan ve Çin Türkistanı’nda ya­şayan, Türk asıllı bazı topluluklara ve­ri­len ad. Bugün Anadolu’nun bazı yö­re­le­rin­de, ö­zel­likle Denizli, Dinar, Şivas, Amasya, Ço­rum, Osmancık, İski­lip, Merzifon, Me­cit­ö­zü, Havza, Konya, Karaman, Mut ve El­ma­lı yö­re­le­rinde kendilerine abdal adını veren gö­çebe A­levi topluluklar yaşar. A­le­viler ta­ra­fından ço­ğunlukla bunlara Çingene adı ve­ri­lir; ancak, dilleri Türkçe olup Çingeneceyi bil­mezler, kendilerine Çingene denilme­sini de red­de­der­ler. Abdallar tah­ta­cılık ve ke­res­te­cilikten an­la­maz­lar. Önemli bir kesimi köy ve kentlerde dile­nerek geçi­nir; bir bölümü ise kalburculuk, elekçi­lik, çalgıcılık, tür­kü­cü­lük, şarkıcılık ve köçeklik gibi uğraşlarla ge­çimlerini sağ­larlar. Aleviler gibi bunların da içlerin­den yetişmiş dedeleri vardır. Dede, yılın belirli gün­le­rin­de gelip cemlerini yöne­tir; düşkünleri kaldırır ve hakkullahını alır. B­kz. Alevilik, Bektaşilik, Dede.

    ABDANA: Bkz. Abaddan.

    ABDANİA: Bkz. Abaddan.

    ABDEROS: (Yunan). Ab­dera kentine adını veren mi­to­lo­jik kişi. Homeros’a göre He­rak­les’­in arkadaşıymış. He­rak­les’in Dio­me­des­‘ten çal­dı­ğı atlar tara­fın­dan par­ça­lan­mıştır. Ölümüne üzü­len He­rakles adını son­suz­laş­tır­mak için Abdera kentini kur­­muş. Bkz. Herakles, Yunan Dini.

    ABDEST: Bkz. Dini temiz­lik.

    ABDHİ: (Hint). Deniz. Brah­ma­cı mitoloji ile Hint kozmolojisine göre Cam­bud­vi­pa­‘yı ku­­şat­­tığı dü­­şü­nü­len dört C­ha­tur­d­vi­pa’yı ta­şı­­yan dört c­ha­tursagara’ya gön­­­der­me ile a­çık­la­na­bi­le­cek bir kavram. Bkz. Koz­moloji, Sa­ga­ra, C­hat­ur­d­vi­pa, C­hatursagara, Ok­ya­nus, Hinduizm, Kozmoloji.

    ABDHİCAU: (Hint). Hinduizm’de Ok­ya­nus Doğumlu an­lamında Aş­vinlere ve­rilen i­simlerden biri. Bkz. Aşvinler, Hinduzm.

    ABD-İ ATİULLAH: (İslamiyet). Alevilik Bek­taşilik inançlarında tanrı’nın bağış­lan­mış kulu anlamında kullanılan bir kavram. B­kz. Alevilik, Bektaşilik.

    ABDİ HEBA: (Yahudi). İsmi El – Amarna Tabletlerinde kayıtlı olan yaklaşık M. Ö. 1400’ de Jerusalem’in (Kudüs) bir k­ra­lı. Abdi Heba tarafından Mısır Fi­ra­­vu’nuna gönderilen mek­tup­lar­dan, krallığını evvelki kraliyet so­yuna değil, Firavu’nun ata­ma­sı ve onaylamasına borçlu ol­du­ğu ortaya çıkıyor. Abdi Heba’ya kar­­şı olarak bir komplo saldırısı ya­­pıldı. Sonuç bilinmiyor.

    ABDİ YEŞU: Bkz. Cizre’li Mar Abdisho.

    ABDİ: (Yahudi). Kitabı Mukaddes’te adı geçen üç tane Abdi vardır: 1) Malluch’un oğlu, Merari’den gelen bir Levi’li. 2) Kis­h’in babası, bir Levi’li, ayrıca Me­rari ailesinden, ancak He­ze­kiah zamanında yaşıyordu. 3) ‘Garip eşler alan’ Bene Ela­m’­ın oğullarından biri. (Ezra, 10; . 26; I ).

    ABDİCATİON: (Hıristiyan). Abdikasyon. Tah­ttan çe­kil­me; hak­kın­dan vazgeçme. Hıris­tiyan­lık­ta ki­liseye gö­re ücretli pa­paz­lık­tan istifa. Ayrıca bununla ilgili olan, ki­li­se­ye ait genel yasa. Hıristiyanlıkta ge­­nel ka­na­ate göre Papalık ile il­gili çekilme, ki­li­seye ait Papaya bı­ra­kıl­ma­lıdır. Keza çe­kil­me sa­dece bir a­maca yönelik, gönüllü o­la­rak yapılmalı ve dini me­­­mu­ri­yetleri satmayı kap­sayan söz­leşmelerden serbest ol­ma­lıdır. An­cak, çe­kil­me­ler, isti­falar şart koşmalar ile bir­likte ya­pı­la­bi­­lir, örneğin bı­rakılan üc­ret gösterilen bir kişiye ba­ğış­la­na­bi­lir ve­­ya çe­kilen rahibe başka bir iş sağlanabilir. Ay­rı­ca üc­re­tini bı­ra­kan kişi eğer kutsal dü­zen­de i­se, rütbesi ile eşit ba­zı diğer des­­tek ge­lir­lerini de bı­rak­ma­lı­dır. İstifalar sa­dece a­çık­­­lan­ma­ya­bi­lir, ay­rıca söylenmeden anla­şı­lır. İ­kincisinin, bir rahip bir işi ka­­bul et­ti­ğin­de veya ki­lise­ye ait bir rütbeyi taşıma ile bağ­­­daş­maz olarak dav­ran­dığı za­man ger­çek­leştiği ka­bul edilir, ör­ne­ğin dini dü­zende dini/resmi iş, orduya kay­dolma, evlenmek ve bu­­na benzer şeyler. Uygun o­to­rite ta­ra­fın­dan kabul edil­me­­dik­çe istifa ger­çek­leş­mez. Bun­­dan dolayı, bir pis­ko­pos­tan iş a­lan­­lar istifayı ona sunmalı ve onun rı­za­sı­nı al­malı. Benzer şe­kil­de, Pis­­koposlar Papa’ya is­ti­fa­la­rını sunmalıdır. Bölge pa­paz­­ları ge­nel­­de piskopostan güç almadıkça istifaları ka­­bul edilmez. Bir pis­kopos pis­­ko­pos­lu­ğu­nu bırak­tı­ğın­da, hem piskoposlarla ilgili üc­­re­tinden hem de rüt­be­sin­den veya sadece üc­­re­tin­den vaz­ge­çe­bilir. Eğer o i­ki­si­ni de bı­rakırsa, gele­cek­te pis­koposlukla ilgili her­han­gi bir fonksiyon ger­çek­leş­ti­re­mez. An­cak, eğer o sa­dece üc­­retinden vaz­geçerse, rüt­­be­sini bı­rak­­mazsa, diğer pis­koposlar o­nun uygulama yap­masını istediği za­man, pis­­koposluk ile ilgili fonk­­siyonları ger­çekleştirebilir. Şüp­hesiz, ilk durumda, eğer hak­kından vaz­geç­miş bir pis­­kopos yine de a­dayları pa­paz ya­pa­caksa, yasadışı bir iş yap­mış olacaktır; pa­paz yapan ve pa­paz ya­pı­lan i­çin ciddi so­nuçlar ge­rek­ti­re­cektir. Bir pis­­koposun, pis­­koposluğundan vaz­geç­me­si, Pa­pa bunu kilise mec­­lisinde ka­bul eder et­mez ger­çek­le­şir. O zaman pis­ko­posluk boş ka­lır, an­­­cak yüksek rütbeli rahibin işleri, is­ti­fasının ka­bulünün res­mi ilanını alana kadar ge­çer­liliğini yitirmez. Ki­li­seye ilişkin her rüt­be gibi, pa­pa­lıkda bırakılabilir. Bir pis­­­ko­po­sun pis­ko­pos­lu­ğu­nu bı­rakmasını ya­sal yapan ne­denler, örneğin gereklilik ve­ya o­nun özel kilisesinin ya­rarına veya kendi ru­­hu­nun kur­tu­lu­şu Papaya da uy­gula­nır. Pa­pa’nın dün­ya ü­zerinde istifasını su­na­bi­le­ce­­ği kendisinin üzerinde o­lan kimse ol­ma­dı­ğı için, papalığının gü­­cü ile kendisi ve Ro­ma Ki­lisesi a­ra­sın­daki bağı fes­he­debilir. Pa­­pa­lığın, nedeni ol­ma­dan bı­ra­kılması ya­sa­dışı ola­bilir, a­ma sorgulanmaksızın ge­çer­li­­dir, çünkü ona kiliseye iliş­­kin olarak engel o­la­bi­le­cek kimse yok­­tur ve bu, i­la­hi yasaları ih­lal et­mez. Pa­palık, Pa­palığı gö­nül­lü oarak ka­bul et­ti­ği gi­bi pisko­pos­lu­ğun ru­­h­un ü­­zerine silinmez bir ka­rak­ter dam­ga­la­ma­sın­dan hoş­lan­­maz ve bun­dan dolayı gö­nül­lü is­tifası ile Papa tüm yar­gı­lama yet­­kisinden ta­­ma­men sıyrılır; Pa­pa­lığın bırakılmasının meş­­ruiyeti ile ilgili tüm kuş­ku­ya ve tüm tar­tış­malara, Cor­pus Juris Ca­nonici’ye a­lı­nan Pa­­pa Bo­ni­fa­ce VIII’ün em­ri ile bir son ve­ril­­di. Papa Bo­ni­fa­ce VIII şöy­le der: ‘s­e­le­fi­miz, Papa Ce­lestine V, Kiliseyi yö­ne­tir­­ken, Ro­malı Papa’nın ser­best­çe istifa e­de­bil­me­si­ni o­luş­turdu ve emretti. Bun­dan dolayı bu s­ta­tü­nün za­ma­nın a­kışıyla u­nu­tul­­ma­ma­­sı ve­ya konu üzerine kuş­­­kunun daha ileri tar­tış­­ma­la­ra gö­tü­rülme­me­si i­çin, kar­deş­le­ri­mi­zin önerisi i­le ka­rar­laş­tır­dık’. Ferraris Pa­pa’­nın isti­fa­sını Kar­di­nal­ler Birliği’ne sun­ma­sı ge­rek­ti­ğini iddia eder, tek başına bu he­yet onun ha­le­finin se­çi­mi ile ilgilidir. Kar­­di­nal­le­rin papalık ile ilgili onun ü­ze­rine yar­­gı­lama yetkisi ver­me­­di­ği doğrudur, yine de on­lar Pe­ter’in halefi o­larak o­nu gös­ter­di­ler. Birlik baş­ka bir başrahibin (papa) se­çil­me­­sini ge­çerli şekilde sür­dü­re­bil­meden ön­ce onun rüt­besini a­nons etmesinden mut­lak o­larak emin ol­ma­lı­lar. Kilise tarihi, pa­­pa­lık­tan is­tifanın birçok sayıda ör­nek­lerini verir. Pez­zani ta­ra­­fın­dan örnek verilen Papa Mar­­ce­linus’un (M. S. 296- M. S. 308) du­ru­mu­nu ve Pa­pa Felix II’­nin, Papa Li­be­ri­us’un şa­şırtıcı is­ti­fasını (M.­ S. 352- M. S. 366) bir ke­­nara koyarsak diğer isti­fa­­lar şöyledir; dü­zen­siz hayatı ile Kilisede uzun sü­ren s­kan­da­­la ne­den olan Pa­pa Benedict IX (M. S. 10­33- M. S. 1044), pa­pa­lığini i­lan etti. Son­ra istifa etti fakat bu istifadan pişman ol­du ve Pa­pa Clement II’nin ö­lümünden son­ra kı­sa bir süre için pa­palık tah­tına el koydu, a­ma sonunda özel bir konakta öldü. O­nun ha­­lefi Papa Gregory VI (M. S. 1044-M. S. 10­46) pa­pa­lık­tan istifanın bir başka ör­ne­ği­ni verdi. Peter’in Ma­ka­mın­dan çe­kil­mesi i­çin Be­nedict IX’u ikna eden G­re­gory idi ve bu­nu yap­ma­sı i­çin ona de­ğerli servet teklif et­ti. Gregory Pa­pa ol­duktan son­­ra, bu işe ço­ğu kişi ta­ra­fın­dan dini memuriyeti sat­mak o­­la­rak bakıldı fakat G­re­gory’nin ma­k­sa­dının kötü ol­ma­dığı gö­rül­me­sine rağ­men, pa­­pa­lıktan istifa etmesinin da­­ha iyi olacağı dü­şünüldü ve Papa gönüllü olarak is­ti­fa etti. Bir papanın is­ti­fa­sının klasik örneği St. Ce­les­tine V’in is­ti­fa­sı­dır (M. S. 1294). Pa­pa­lı­ğa seçil­me­sin­den önce, bir mün­ze­vi idi ve se­çilmesine ha­zırlıksız ve kifayetsiz idi. Beş aylık pa­pa­lıktan sonra, pa­palıktan istifa et­mek için i­zin verilebileceğini i­­lan et­ti­ği di­ni bir karar çıkardı ve son­ra papalıktan res­mi fe­ra­gatı kardinallere sundu. İstifa­sın­dan son­ra iki yıl yaşadı. Bazı ki­­şi­lerin, pa­palık tahtından ge­­çerli bir istifanın im­kan­sız­­lığı ile il­gili düşünceleri yü­zünden ve ha­le­fi Boniface VIII’den rahat­sız­lık­larından do­­layı, Boniface tartış­ma­ları kal­dırmak için hü­küm çı­­kar­dı. Papalıktan isti­fa­nın en son ör­neği Papa Gre­go­ry XII’dir (M. S. 1406-M­. S. 1415). Peter’in Makamında hak iddi­a e­den i­ki kişi­nin G­re­gory’in doğruluğunu ve i­­man­lılığını tar­tışması Batı Ki­­li­sesinde ki bü­yük hi­zip­leş­me zamanında oldu. Meselea bir son vermek için, ya­sal Papa Gregory M. S. 14­15’te Constance Ge­nel Kon­seyinde pa­palıktan fe­ra­gat etti. Na­pol­yon’­a taç giy­dir­­­meye M. S. 1804’te Pa­ris’­e yola çık­ma­dan ön­ce, Pa­pa Pius V­II­‘nin (M. S. 18­00- M­. S. 1823), Fran­sa­‘da hap­sedilmesi du­ru­mun­­da yü­rür­lüğe girmesi için pa­pa­lık tah­tın­­dan istifayı im­za­la­dığı bilin­mek­te­dir. Pa­pa­nın geçerli is­ti­fa­sı ser­best bir dav­ra­nışdır, bun­­dan dolayı pa­pa­lığın zor­lanmış istifası hü­­­küm­süz ve boş olur. Bkz. Cor­pus Juris Ca­nonici, Kar­di­nal­ler Bir­liği, Papa, Pis­ko­pos, Rahip, Genel Kon­sey, Cons­tan­ce Kon­sü­lü, Hıristiyanlık, Katoliklik, Bo­ni­fa­ce V­I­I­I, Celestine V, Peter, Başrahip, Mar­ce­li­ni­us, Benedict IX, Clement II, Greory VI, Kar­dinal, Gregory XII, Pius VII.

    ABDİEL: (Hıristiyan). Mil­ton’­un Kayıp Cennet’ine gö­re, şeytan melekleri baş­kal­dır­­maya zorladığı zaman ona karşı koyan sa­dık Se­raf. Bkz. Seraf, Milton, Hı­ris­ti­yanlık.

    ABDİMA (DİMİ) BAR HAMAR: (Yahudi). Babil’e göç eden bir Fi­listinli Amora; M. S. 4.yy’da Raba ve Joseph’in çağ­da­şı. Ha­g­ga­dot’unun bir kaçı ko­run­­muştur. Musa’nın sözlerini yo­rum­la­ya­rak: ‘­Bu on emir cen­net­te değildir. Ne de de­ni­zin öte­sin­de­dir’, diye bir görüş belirtir. Va­i­z­sel amaçlar için İncildeki tekstl­eri kul­la­na­rak, o teksti süz­me yöntemini takip eder ve­ya ifa­delerin hatta sesin ben­zer­likleri ü­ze­ri­ne oynama yön­­te­mi­ni izler; örneğin; ‘Onlar dağın alt kısmını durdurdu’. O ‘Kut­sal O­lan’, dağı Yahudiler’in üzerine eğ­di onlara şöyle dedi, ‘E­ğer Ya­sayı kabul ederseniz iyi olacak ; yok­sa burası sizin me­za­rınız ola­cak’’. Taanat kavramınide yorum­la­mıştır: , ‘Ve sınır Ta­anath – shi­loh’a doğuya doğru gitti, san­ki taaniyah (üzüntü) ve­ya iç çek­me, ile bağlantılı imiş gibi. ve, bun­dan dolayı, o, Ta­a­nath – shi­loh ile, insana Shiloh’ta bir za­manlar uyguladığı ku­rbanla ilgili törelerin hatırlatıldığı yeri anlar ve onların de­vam ettirilmemesini eleştirir. Bkz: Haggadot, Halakot, Taanat, Yahudilik.

    ABDİMA B. HAMDURE: (Ya­hudi). Bar Hamdure. M. S. 3. yy’­dan bir A­mo­ra. Sa­mu­el’in mü­­ridi olduğu düşünülmektedir. B­kz. Samuel,Yahudilik.

    ABDİMA: (Yahudi). Birçok Filistinli Amoraim’in adı. Bir tanesinden Filistin Talmudu’nda R. Abdimi veya R. Abudmi olarak bah­sedilir. R. Abdimi, onun ha­yat­ta kalmasını sağlayan R. Jo­se II ile ve R. Eliezer II ile aynı za­man­da, M. S. 4.yy’da yaşadı. Fi­lis­tin Talmudu ve Midraşik li­te­ratür Abdima ismi ile veya o­nun değişik biçimleri ie bir çok başka Amoraim’den bahseder, on­lar­dan bazıları Dimi diye bilinir. Bkz. Midraşik, Filistin Talmudu, Amora.

    ABDİMİ MALLAHA: (Ya­hu­di). Rab Hiy­ya b. Abba’nın çağ­­daşı, el sanatıyla meşgul olan bil­ginlerden biriydi. Bkz: Rab Hiyya b. Ab­ba, Yahudilik.

    ABDİŞO BAR BERİHA: (Hıristiyan). Ab­h­disho Bar Berikha. Ö; M. S. 1318. Ni­si­bis­li E­bedjesus olarak da bilinir. Suriyeli Hıris­ti­yan ilahiyatçı ve şair. Nasturi ge­le­ne­ği­nin son önemli tem­sil­ci­si. M. S. 1285’ te S­higgar ve Beth-Arabaye (Suriye) pis­ko­po­su o­larak atanan Abhdisho, M. S. 1291’de Nisibis Met­ropolit’i oldu. Eserleri ara­sın­da en önemlisi olan Margaritha Vi­ate (Hayatın İn­cisi), geç Nasturi öğretisinin en kapsamlı e­­ser­le­rinden biri olarak de­ğer­len­­dirilir. ‘İnci’ İsa’nın psi­kolojik kim­liği üzerinde o­dak­lanmıştır. İsa’yı ay­rı bir birey olarak de­ğil, yan­lızca tanrının insan sureti olarak vur­gulayan Doğu Hıristiyan­­lı­ğı’na karşı çı­kan Abhdisho, duy­gu, akıl ve irade a­çı­sın­dan tam bir insan olan İsa’nın insana özgü tüm biyolojik ve psi­ko­lo­jik işlevleri ya­şa­dı­ğı­nı savundu. Bu görüşün kaynağı Nas­tu­ri­ler­‘in İsa’nın insanlık için ahlaki bir örnek ol­masının ve ken­di­si­ni insanlık adına feda et­mesinin etkili ve otantik anlamını ön p­la­na çıkarma kaygılarıdır. Abhdisho ayrıca, yanlız kendi eser­le­rinin bir listesi olmakla kal­mayıp, aynı zamanda Suri­ye’li din a­dam­la­rının yazıları ile ilgi­li bilinen en iyi baş­vuru kita­bı­ olan Catalogue’u da (M. S.­ 13­1­6­) yazdı. Bkz. Met­ro­polit, Nasturilik, Hıristiyanlık.

    ABDOBADAT: (Arap). Bir­çok Nebatça kitabede adı ge­çen, Nebatiler’in tanrıarından biri.

    ABDON: (Yahudi). Eph­raimite yar­gıç­la­rı­nın sonun­cu­la­rın­dan bi­ri. Pirat­hon’lu Hil­lel’in oğ­lu. Jephtha ve Gileadite’ler ile ya­­pı­­lan kavgadan sonra İsrail’de düzeni ye­niden kur­ma­ya yar­dım etti; Benjamin kabilesinden bir aile; bir Gi­be­­onite a­i­le­si; Jo­siah’ın za­man­larında resmi bir mahkeme. II K. , 28; 12’de, Ac­hbor olarak ge­çer. Levi­li’­lere verilen, Asher ülke­sinde bir şe­hir. Bene Gershon Guérin ta­ra­fından Acre’nin kuzeyi Abdeh i­le bir tutulur. Bkz. Levililer, Yahudilik.

    ABDRİANAHOABU: (Afri­ka­). Ma­da­gas­kar yerlilerinin inançlarında tanrı gurup­la­rın­dan Zan­­ka­r­y­lerin bir üyesi; tanrıça. Gü­müş bir zincir ü­ze­rinde dünyaya i­nen Yü­ce­le­r’in kadını, efendisi, diye adlandırıır. Bkz. Zankary.

    ABDRUSHİN: (Teosofizm). Oskar Ernst Bernhard’ın kurduğu İs­viçre’deki teosofik bir tarikat. İm Lichte der Wahrheit (Ha­ki­ka­tın Işığında) adlı kitap bu tarikatın veya mez­hebin kutsal kitabı olarak kabul e­dil­mek­tedir. Bkz. Teosofizm.

    ABDU’UN- NUR: (Nusayrilik). Nu­say­ri­ler ta­­rafından şarap kadehine verilen isim. Şa­rap ka­dehinin cenneti temsil ettiğine i­na­nır­lar. Bkz. Nusayrilik, Şarap.

    ABDUH: (İslam). Muhammed Abduh. 18­4­9- 1905. Gelenekciliğe karşı çıkışı ve akıl­cı­lığı ön plana çıkarma fikirleriyle tanınan Mı­sır müftüsü. Cemalleddin Efgani’nin ta­le­besi olan Abduh’n görüşleri sadece Mısır da değil bütün İslam aleminde etkili ol­muş­tur. Bkz. Cemaleddin Efgani.

    ABDU’L MUN’İM: (İslam). Tasavvufi bir kavram. Allah’ın bütün isimlerine mazhar olan kul, diğer isimlerinden daha çok el- Mun’im ismine mazhar olmuşsa o kişiye Ab­du’ul Mun’im denilir. Bu kul Allah’ı daha çok nimet verici olarak görür. Allah’ın bol ve çe­şit­li nimetlerine nail olur. Bkz. İslamiyet, Ta­savvuf, el- Mun’im.

    ABDULLAH B. ÖMER B. VARAKA: (Nu­­say­rilik). Nusayriler’in ilk na­kip­le­rin­den. B­kz. Nusayrilik, Nakip.

    ABDULLAH BİN RAVAHA: Bkz. Merih Yıl­­dızı.

    ABDULLAH İBN ABBAS: (İslam). 619- 688. Hz. Muhammed’nin amcasının oğlu ve Kur’an yorumlarıyla ün yapmış sahabe. Osman ve Ali zamanlarında çeşitli resmi görevlerde bulundu. Cemel ve Sıffın sa­vaş­la­rında Ali’nin yanında oldu. Fakat daha son­raki dönemlerde de Muaviye’nin ha­li­fe­li­ğini kabullendi. Abduulah bin Zübeyr’in ha­li­fe­li­ği­ni eleştirdiği için bir süreliğine hap­so­lun­du. Taif’te vefat etmiştir. Bkz. Ali, Os­man, Mu­a­vi­ye, Halifelik, Cemel, Sıffın, İslamiyet.

    ABDULLAH İBN ÖMER: (İslamiyet). 609- 691. İkinci halife Ömer’in oğlu. Yo­rum­cu ve fakih. İlim sahibi olmasının ya­nın­da örnek kişiliğiylede bilinir. Halifelik tek­lifini kabul etmemiştir. Bkz. Fakih, Müfessir, İslam.

    ABDULLAH İBN SEBE: (İslam). İbn Vehb. Üçüncü halife döneminde müslüman olan, fakat Os­man ve Ali dönemlerindeki ka­rı­şıklıklarda faydalanarak müslümanlar ara­sı­na tefrika katmak is­tediğine inanılan Yahudi asıllı kişi. Ali’nin tanrı olduğunu, o­nun öl­me­di­ğini, tekrar dünyaya ge­leceğini sa­vunmuş ve bu görüşleriylede sonraları a­şı­rı Şii gu­rup­la­rının inançlarını şe­kil­len­dir­miş­tir. Sebeiyye adı verilen mezhep onun görüş­le­ri­ni ileri sürmüştür. Bkz. Sebeiyye, Mezhep, Ş­i­i.

    ABDULLAH İBN ÜMMİ MEKTUM: (İslam). İslamiyet’in Mekke döneminde müslüman o­lan ama bir sahabe. Kendisiyle ilgili bir hadise üzerine Abese süresi’nin ilk ayetleri inmiştir. İs­lam peygamberi’nin Mekke’nin ileri gelenlerine İslam’ı an­lat­ma­sı sırasında arkadan yanına yak­la­şarak İs­lam’ı kendisine anlatmasını ister. O es­na­da meşgul olan Hz. Muhammed sırtını döner. Bu­nun ü­ze­rine Allah tarafından bu tavrı e­leş­­tiren a­yet­ler gönderilir. Bkz. Sahabe.

    ABDULLAH İBN ZÜBEYR: (İslam). 622- 692. Cemel savaşında Ali’nin yanında yer a­lan, Emevi halifesi Yezid zamanında da Mek­ke’de halifeliğini ilan eden sahabe. Ha­lifeliği kısa zamanda Hicaz bölgesinde ta­nın­dıy­sa da sonraları Mekke ile sınırlı kal­mşıtır. Emevi halifesi Abdülmelik dö­ne­min­de Haccac’a karşı şehir uzun süre sa­vun­duysa da savaşda ölmüştür. Bkz. E­me­vil­er, Yezid.

    ABDULLAH: (İslam). Ö. 570. Hz. Mu­ham­med’nin babası. Peygamber’in do­ğu­mun­dan kısa bir süre önce genç yaşında ve­fat eden Abdullah, Abdülmecit’in onuncu oğ­­lu idi. Rivayete göre Abdullah’ı Allah’a kur­ban adayan Abdülmecit onun yerine yüz de­ve kurban etmiştir. Bkz. İslamiyet, Hz. Muhammed.

    ABDUR MENAF: (Nusayrilik). Nu­say­ri­li­ğin kabul ettiği peygamberlerden biri. Nu­­say­rilik.

    ABDÜLBAHA: (Bahailik). Abbas Efendi. Baha ‘nın Kulu diye de bilinir. Babasının vefatı üzerine halef olarak yerine geç­miş­tir. Ab­­­bas Efendi 1844 senesinde dünyaya gel­di. Küçük ya­şın­dan i­ti­baren babasının ha­ya­tı­na tabi olmuştur. 1863 yılından 1908 se­­ne­si­ne kadar Akka ‘da kalebent kaldı. Osmanlı İm­paratorluğunda 1908 Meş­ru­ti­ye­ti’­nin i­la­nında serbest bırakıldı. Haifa ‘ya yerleşti. Mısırda İ­sa­‘­nın in­san­ların kur­ta­rı­cısı, ken­di­sininde onun zuhuru olarak gös­­ter­me­­si Hıristiyan misyonerlerin dikkatini çekti ve za­man za­man ken­­disiyle ilişkiye geçtiler. 1­9­1­0 senesinde üç sene sü­ren bü­yük bir se­ya­ha­te çıktı. Mısır, Avrupa ve A­me­­ri­ka’­yı do­laş­tı. Buralarda Bahaullah’ın öğretilerinin p­ro­­­po­gan­­da­sı­nı yaptı. Birinci Dünya Savaşı es­nasında İngilizler le­hi­ne gös­ter­­diği ça­lış­ma­lardan dolayı İngiliz Hükümeti tarafından Şö­­val­ye­­lik rütbesiyle mü­ka­fat­lan­dırıldı. Abdülbaha, 28 Kasım 1­9­21 yı­­lın­da İsrail’in Haifa şehrinde öldü. Bkz. Ba­ha­i-lik, Bahaullah.

  3. #3
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ABECEDARİANLAR: (Hıristiyan). A­be­ce­darians. Tanrı’nın seç­tik­­lerini içsel ola­rak ay­dınlatacağını, onlara viz­­yonlarla ve ken­din­­den geçme ile gerekli gerçeklerin bil­gi­si­ni ve­­receğini iddia e­den, tüm insan bilgisini mut­lak hor görmeyi benimseyen, A­na­bap­­tis­tlerin bir mez­hebi. Ders, eğitim araç­ları­nı ka­bul et­mez ve kurtarılmak için kişinin al­fa­­benin ilk harflerini bile bil­me­­­me­si ge­rek­ti­ğini iddia ederler. Teoloji çalış­masını put­pe­­rest­li­­ğin bir tü­rü olarak düşünürler ve her­­han­gi vaaz veren e­ği­tim­li insanlara tan­rı’nın işini saptıranlar olarak ba­karlar. M. S. 15­22’de Wit­ten­berg’de, Nichoas Storch (Pe­lar­gus) ve Zwickau, baş­ka gö­rüş­ler­le ka­rış­tırarak bu öğre­tiyi vaaz et­me­ye baş­la­dı­lar. Carl­stadt da bu gö­rüşleri benimsedi ve on­­ları baş­tanbaşa uy­gu­­ladı; Dok­tor ün­va­nını bıraktı ve bir sokak ka­pı­cısı oldu. Bir sü­­­re için in­san­la­ra ve Wittenberg’in öğ­ren­ci­lerine ye­ni öğ­re­ti­yi va­­az etti. Bkz. Ana­bap­­sistler.

    ABEL: (Genel. Yahudi, Hıristiyan). Habil. A­dem’in ikinci oğlu, tan­­rı’ya bir kuzu kur­ban eden ilk insan. İnanca göre bu tanrı’nın ho­şu­na git­­ti, böylece Cain (Kabil) bunu kıskandı ve kardeşini öldürdü. İb­­ranca Kutsal Kitapta bir çoban idi. Genesis; 4, 1–9’a göre, o bü­yük kardeşi, çiftçi Cain tarafından öl­dü­rül­dü, çünkü ikisi de tan­rı’ya sunmak için kur­ban­lık yaptı. Abel’in kurbanı kabul edi­lir­ken, Cain’in ki kabul edilmedi; bundan do­layı Cain kıs­kan­dı ve kardeşini öldürdü. A­bel’in kurbanı tanrı tarafından ka­bul edildi, çünkü sürüsünün ilk doğan hayvanını kur­ban et­ti ve bundan dolayı onun yağı kefaret ka­nını temsil eder; kur­banı ile Abel gü­nah­la­rı için kefaret gereksinimini kabul etti, Ca­­in’in kurbanı bunu yapmadı. Günahlar i­çin bu kefaret ge­rek­sinimi Kitabı Mu­kad­des’in ilk zamanlarında kabul edildi. Ba­­zı­la­rı­­na göre, tanrı bu kurban sun­­ma eylemini is­tememiştir. Ha­­hamlara ait Kitabı Mu­kad­des tef­sirinde Cain’in yaptığı eylem, son­­suz ha­yatı ve böylece en büyük so­rumluluğu in­kar etme ola­rak e­le alınır. Bu, o­laydan çı­ka­rıl­mış olan bir başka so­nuç, bunun hayatın ta­rımsal ve göçebelik şek­li­nin veya çif­t­çi­nin ile sığır yetiştiren kimsenin a­rasındaki u­yuş­­maz­lığı temsil et­mesi şeklinde dü­şü­nül­mek­tedir. Bkz. Cain, Habil, Kabil, Adem.

    ABEL: (Yahudi). Ça­yır/­ot­lak. Kitabı Mukaddes’te geçen bir­­çok yerin ismi. (1) Abel-Beth-Ma­acha (Maacha evinin veya ailesinin çayırı). Ayrıca Kitabı Mu­kaddes’in latince ter­cü­me­sinde ‘Abeldomus ve Maacha, ‘ ‘A­beldomus Mancha’, ‘Abela ve Ma­acha’; Abel – Maim ile aynı suyun çayırı, diye geçer. (2) Abel-Keramim: (üzüm bağının çayırı), Philadelphia’dan yaklaşık altı mil uzakta, Ammonite’lerin bir köyü. (3) Abelmehula: Abelmeula . A­bel­mechola, dansın çayırı. Beth­san yakınlarında Ürdün va­di­sin­de bir yer. (4) Abel Misraim: Kitabı Mu­kad­des’te; Mısır’ın yası. St. Je­ro­me’ye göre ‘Atad’ın tabanı’ ile aynı ifadedir. (5) Abelsatim: Settim, Setim, Ab­hel hashshittim (akasya çayırı). Moab’ın ovalarında bir yer.

    ABELAM: (Yeni Gine-İlkel). Yeni Gine top­luluklarından Pa­pualı E­­lemlalar da gö­rü­len er­ginlenme törenlerinde uygulanan bir ri­tüel. Er­­kekliğe, topluğa ka­bul, kadını red­det­me yani kadını ri­tü­el­le­rin kutsal a­lan­la­rından çıkarılma anlamını içermeyi kap­sa­yan pe­nisin kesilmesi şek­lin­de­ki ritüel. Ay­rı­ca salgına maruz kal­ma­ya en yatkın tözün ya­ni kanın bedenden atılmasına yö­ne­lik­tir. Bur­da kan kur­ta­rı­cı­dır, çünkü erkeğin ö­zel­lik­le an­ne­den ge­­çen kadınsı kirlilikten kur­tul­masını ve yetişkinlere öz­gü ol­ma­yan ko­num­dan çık­ma­sı­nı sağlar. İnanca göre er­gin­lenen kişi, kendi er­kek kimliğine baskın o­lan o­lum­suz güç­lerden, kadınlıktan bu şe­kil­de kurtulunca erkekliğe ait sıfatlara eri­şe­bi­lir ve yeni ko­­numuna ulaşabilir. Bkz. Sün­­net.

    ABELARDUS: (Hıristiyan). Abelard. Aet­be­lard. Abelard. A­et­be­ar. Petrus Abeilardus. Abailard. Tü­mel­ler meselesine getirdiği çö­züm ve diyalektiği özgün kul­lanım bi­çi­miyle tanınan Fransız ilahiyatçı ve felsefeci. Ayrıca şiirleri ve Hé­loise ile yaşadığı aşkla tanınır. Historia Cala­mi­tatum (Bir Mut­suzluk Öyküsü) adlı e­se­rin­de hayatına geniş yer vermiştir. Lo­ire’nin güneyinde Bretanya’da bir şövalyenin oğlu olarak dün­yaya geldi. Mirası ve askerlik mesleğini seç­mesini isteyen ailesine karşi gelerek F­ran­sa’­da felsefe, özellikle de mantık eğitimine yöneldi. Felsefede zıt uçları temsil eden öğretmenleri Com­pié­g­ne’li Roscelin ve C­hampeaux’lu Guillaume ile sert tartışmalara girişti. Mantık yazılarında bağımsız bir dil felsefesini başarıyla ge­liş­tirdi. Sözcüklerin anlamlı bir bi­çimde nasıl kul­la­nı­la­bi­le­ce­ğini gös­te­rir­ken, bir yandan da fiziğin alanına giren şey’lerin doğ­­ruluğunu ispatlamakla dilin tek başına yeterli o­la­ma­ya­cağını vurguladı. Paris, Melun, Corbeil ve başka yerlerde okuldan okula dolaşarak ders verdiği ve ge­zim­ci okul a­dıy­la bilinen Aristo mantığının savunucularından olduğu için tam bir gezimci dü­şü­nür­dü. M. S. 1113 ya da M. S. 1114’de za­manın önemli bil­gin­le­rin­den Laon’lu Anselme’den ila­hi­yat dersleri almak üzere Laon’a gitti. An­sel­­me’nin öğretisini ye­ter­siz ve anlamsız bu­lup bir süre sonra Paris’e döndü. Halka açık dersler verdiği bu dönemde Chartres Ka­ted­rali rahiplerinden Ful­bert’in yeğeni Hé­le­o­ise’nin de özel öğretmeni oldu. Abe­a­lar­dus ve Héleoise birbirlerine aşık oldular. As­t­ra­la­be adını ver­dik­leri oğullarının do­ğu­mun­dan sonra da gizlice evlendiler. Hé­lo­ise am­ca­sının gazabından kurtulmak için Ar­gen­te­u­il ma­nas­tırına sığındı. Abelardus da Ful­bert’in kışkırtmaları sonucu ha­dım edilerek Saint-denis manastırında inzivaya çekilmek zo­­run­da kaldı. Burada ilahiyat okumaya a­ğırlık verdi ve ma­nas­tır­daki keşişlerin hayat biçimlerini sürekli eleştirdi. Kitab-ı Mu­kad­des’i ve kilise babalarının eserlerini ince­le­ye­rek kilise öğ­retisindeki tutarsızlıkları ser­gi­leyen bir dizi alıntı derledi. Bun­ları Sic et Non (evet ve hayır) adlı derlemesinde topladı. Ön­sözde gö­rünürdeki anlam çe­liş­kilerini uzlaş­tır­ma­ya ve sözcüklerin yüz­yıllar boyunca yük­len­dikleri değişik an­lam­la­rı birbirinden a­yırt etmeye yarayacak te­mel kuraları belirtti. Gene o yıllarda T­heologia (İ­lahiyat) adlı kitabının ilk metnini yazdı. Bu kitap M. S. 1121’de Soissons’da top­lanan bir konsil tarafından he­re­tik­likle suçla­na­rak yakıldı. Tanrı’nın ve teslisin hikmetine i­liş­kin diyalektikleri yanlış bulan Abe­lar­dus’da bir süre Saint Me­dard ma­nas­tı­rın da gözetim altında tutuldu. Saint-De­nis’e geri dön­dü­ğün­de manastırın koruyucu azizine Sic et Non’daki yön­te­­miyle yaklaştı; şehit edilen Galya havarisi Parisli Aziz De­nis­‘­in, Aziz Pa­ul’usun Hıristiyanlaştırdığı Atinalı Denis ile aynı kişi ol­madığını ileri sürdü. Saint De­nis manastırı bu eleştirileri k­ral­lığı küçük düşürücü olarak de­ğer­len­dirdi. A­ba­ler­dus Fransa k­ralının huzurunda yar­gı­lan­ma­mak i­çin kaçtı. Champagne kon­tu T­he­o­bald’ın ko­rumasına sığındı. Burada inzivaya çe­kil­me­ye çalıştı ise de öğ­ren­ci­le­ri­nin zor­la­ma­sıyla tekrar felsefe ders­lerine baş­ladı. Laik öğretimle keşişliği bir­leş­tir­me­si öteki din adamlarının yoğun e­leş­ti­ri­si­ne uğrayınca Hıristiyan a­le­min­den tümüyle uzaklaşmayı düşündü. ama M. S. 1125’de Saint-gildas-de-rhuys manas­tı­rı’nın baş­ke­şiş­liğine se­çi­lin­ce bu görevi kabul etti. Fa­kat burada da cemaatle arası a­çı­lın­ca ken­di­si­ne yapılan suikast giri­şiminden sonra F­ransa’ya dön­dü. Bu arada Héleoise yeni bir rahibe kuruluşu olan Pa­ra­ce­lete’nin baş­kan­lı­ğına getirildi. A­ba­elardus bu cemaatin baş­­ke­şişi oldu. Ku­rallarını koydu ve ra­hi­be­liğin gerekçelerini be­lirt­ti. Bunları yaparken edebiyat çalış­malarının erdemi ü­ze­rin­de durdu. Kendi bestelediği ilahileri ki­tap­çık­lar halinde der­le­ye­rek dağıttı. Héleoise ile birlikte birbirlerine yazdıkları aşk mek­tup­larını ve din konusundaki yazışmalarını derlediler. Abe­lar­dus M. S. 1135’ te Mont-Sainte Ge­ne­viéde ders vermeye gitti, sü­rekli yazdı ve ünü giderek büyüdü. T­he­o­lo­g­ia’ya yazdığı ek­ler­le teslis’in kökenlerini inceledi. Ayrıca antik dönemi put­pe­rest fi­lo­zofarın erdemlerini ve Hıristiyan vahyinin birçok temel ö­gesini akıl yoluyla bulmuş olmalarını övgüyle andı. İsa’nın tan­rılığını olduğu kadar da inayetini de inkar etmiştir. Zihnin tan­rısal olan herşeyi kav­ra­ya­bi­le­ce­ği­ne inanmıştı. Yanlız i­n­sa­nın kendi nefsine gü­venmesi fikrine dayanarak ah­laka i­nan­mak, tanrısal inayetin fayda­sız­lı­ğı­nı sa­vun­mak suretiyle Hıristiyanlık’ta de­ği­şik­lik yap­mak istiyordu. Çünkü ona göre ‘bir ger­çeklik, tanrı sözü olduğu için değil, eş­ya­nın gerçekliğine uy­gun olduğu için doğrudur. ‘İ­lahiyatı felsefe olarak incelemiş, a­kıl ile i­ma­nı uzlaştırmaya çalışmış, eski Yunan fi­lo­zof­larına kut­sal değerler vermişti. Kant ve Le­­ibniz’den önce, onların bazı dü­şün­ce­le­ri­ne öncülük yapmıştır. ‘Tanrının gücü yet­ti­ği şey­­ler ya­nında gücünün yetmediği şeyler de vardır. Bundan dolayı tan­rıda özgürlük de­ğil, zorunluluk vardır’ diye düşünür. O a­le­­mi bir baş­­ka zamanda yaratamazdı. Çün­kü yarattığı her şey, o şe­ye uygun ya­ratılmıştır. Tanrı kö­tü­lüğün de önüne ge­çe­mez. Çün­kü kötülük bü­yük çıkarların kay­na­ğıdır. Abelardus’a gö­re te­slisdeki baba, oğul ve kutsal ruh de­ni­len üç kişilik, tan­rı­nın güç, bilgelik ve i­yi­li­ğin­den ibaret olan üç niteliğinden başka bir­şey de­ğildir. Tan­rı’­ya yüklenmiş gerçeğe uy­maz ni­telikleri red­­detmiştir. Bu dönemde yaz­dığı Et­hica (e­tik) ya da Scito Te İp­sum (ken­dini bil) adıyla bilinen kısa eserinde gü­nah kav­ra­mı­­nı çözümledi ve insan davra­nış­la­rının tek ba­­şına ne iyi ne de kötü olduğunu öne sürdü. Tanrı katında önemli olan niyetti; gü­­nah dav­ra­nışla değil, insan aklının yan­lış­lı­ğını bildiği bir­­şe­ye rıza göstermesiyle iş­le­nirdi. A­be­lar­dus, Dialogus İnter P­hi­lo­sop­hum, Judeum et C­hristianum (Bir filozof, Bir Yahudi ve Bir Hıristiyan A­ra­sın­da Di­ya­log) i­le; Aziz Pa­u­lus­‘un Ro­ma­lı­‘­la­ra Mek­tu­bu­‘nu yo­rumlayan ve İsa’nın hayatını a­çık­la­yan Ex­po­­si­to İn E­pis­tolam Ad Romanos adlı ki­tap­la­rınıda bu dö­nemde yaz­dı. Son kitabına gö­re İ­sa’nın ha­ya­tının a­ma­cı insanların ken­disini yan­lızca ör­nek al­ma yoluyla sev­me­le­rini tel­kin et­mek­ti. Mont-Saint Genevieve’de ver­di­ği dersler yo­­ğun ilgi gör­dü. Öğrencileri a­ra­sın­da İn­gi­liz hü­manist Salisbury’li gibi ge­le­ce­­ğin ünlü ad­la­rı da vardı. Bu arada birçok ki­şinin de düş­man­­lığını kazandı; öbür öğ­ret­men­­leri e­leş­ti­ri­yor, geleneksel Hıristiyan öğ­re­­ti­le­ri­ni sor­gu­lu­yordu. Pariste büyük nüfuzu o­lan Sa­int-Vic­tor manastırı Abelardus’un öğ­re­­tilerine yo­ğun e­leş­ti­ri­ler yöneltirken, Paris dı­şında da eski hayranlarından Saint-T­hi­e­r­ry’li Gu­i­l­la­u­me o dönemde Hıristiyan batı dün­yasının et­ki­li ki­şi­lerinden Clairvaux’lu A­ziz Bernard’ın des­teğini sağlamıştı. M. S. 1­1­40’da Sens’da top­lanan bir konsilde Abe­lar­dus kesin olarak suç­lu bulundu ve bu karar Pa­pa II. İn­no­cen­ti­us tarafından kısa sürede o­nay­landı. Bu­gon­ya­‘daki büyük C­lu­ny ma­nas­tı­rına çekilen A­ba­lerdus, burada başkeşiş P­i­­e­r­­re’nin a­ra­cı­lı­ğıy­la Clairvaux’lu Bernard ile ba­rıştı ve öğ­ret­­men­lik­ten çe­kil­di. İyice yaş­lanmış ve has­ta­lıklı olarak C­l­u­n­y’de tam bir ke­şiş hayatı sür­dü. Ölünce ce­na­zesi Pa­rac­lete ce­maatine gön­­derildi. Me­zarı, bugün Pa­ris­‘­te­ki Pére-lac­ha­ise me­zar­lı­ğında, Hé­lo­i­se­‘­in­ki­nin yanın­da­dır. Mezar kita­be­sin­de gel­miş geç­­miş en bü­yük düşünür ve din bil­gin­le­rin­den biri olarak çağ­­daşlarını et­ki­le­di­ği be­lir­ti­lir.Bkz.Saint De­nis,Saint Paulus, Kant, Le­ib­niz, Pa­ra­ce­lete.

    ABELİTLER: (Hıristiyan). Abelians. A­be­li­tes. Abelonians. Saint A­­gustin tarafından hak­­­kın­da bilgi verilen Kuzey Af­ri­ka’da ki kü­­çük bir mezhep. Ilımlılık tarzını temel alan bu mezhep men­­­suplarına Habil (Abel)’in ya­şan­­tısını kendilerine örnek al­dık­la­rından, A­be­litler de­nil­miş­tir. Bkz. Abel, Habil, Hıris­ti­yan­lık.

    ABELLİO: (Kelt). Elma a­ğa­cı tanrısı. Kelt ağaç ta­pı­mın­da ö­nemli bir yer tutar. Bkz. Ağaç ta­pımı, Kelt Dini.

    ABEOKUTA YORUBALARI’NIN DİN­LE­Rİ: Bkz. Yoruba Dini.

    ABEONA: (Roma). Eski Roma dini tan­rı­ça­larından, yol­cu­la­rın ve çocukların ko­ru­yu­cu­su ol­du­ğuna inanılırdı. Bkz. Roma Dini.

    ABERE: (İlkel). Malenezya mitolojilerinde di­şi bir cin. Yam­yam­lık özellikleri ol­du­ğu­na inanılırdı. Bkz. Kanibalizm, Cin.

    ABES İRTİBAT: Bkz. Ruhsal İrtibat.

    ABESE: (İslam). Kur’an’ın sekseninci sü­re­si. Mekke’de inen bu süre kırkiki ayetten o­lu­şur. Bkz. Ayet, Abdullah İbn Ümmi Mektum, İs­lamiyet.

    ABEYİ: (Hıristiyan). Bir başrahibin ida­re­sin­de bulunan ma­nastır. Abbe denilen bu baş­ra­­hib o manastır daki rahipler ta­­ra­fından se­çilmiş olursa Nizam A­­beyi (Abbeye en Regle) adını a­­lır. Kilise tarafından tayin e­dil­­miş ise veya müdür tarafından i­­da­­­re e­di­li­yorsa İdari Abeyi (En Com­mun) adı verilir. Bkz. Abbe, Hıristiyanlık.

    ABGAL: (Arap, Sümer). Palmira’da kut­sa­nan Arap tanrıları çiftinden bi­­ri: Abgal ve Şal­man, Abgal ve Azizu gibi. Sümerlerde Ye­di Sü­mer­li bilge adama ve tanrı En­ki’nin ö­­nün­de hizmet eden tanrı­lara verilen isim. Apsu’dan ortaya çık­tı­lar ve ba­lık adamlar o­larak res­me­dildiler. A­kad mitolojisinde de Ap­­kal­lu olarak adlandırılır. Bkz. Ap­kal­lu, Enki, Sümer Dini, Arap Dini, Apsu.

    ABGAR: (Hıristiyan). Abgar Ukomo. Yü­ce Ab­gar. M. S. 3. yy’dan kalma bir Hıristiyan miti. Mi­te gö­re Edessa k­ra­lı (Ur­fa, Osroene) V. Abgar Ukkama (M. Ö. 4­- M. S. 50.) cüz­zam has­ta­lı­ğın­dan kur­tu­la­bil­mek için hastaları tedavi et­me ko­nu­sunda ü­nünü duy­du­ğu İsa’ya bir mektup gön­­de­re­rek di­nini ka­bul ettiğini bildirir ve ken­disini te­davi etme­si­ni ister. Ay­rıca o­nu ülkesine da­­vet et­ti­ğini bildirir. İsa cevabında ha­va­ri­le­­rin­den birinin gelerek onu te­da­vi e­de­ce­ği­ni belirtir. Mi­tin da­ha gelişmiş bir bi­çi­mi­ne E­des­sa’daki erken Hıristiyanlık ü­ze­ri­ne bir Süryani bel­ge­si oan Ad­dai doktrinin de rastlanır. M. S. 4.­ yy. baş­la­rında dü­zen­len­diği sa­nılan mektup me­tin­le­rinin düz­­­­me­ce olduğu M. S. 5. yy’dan son­ra ka­bul e­dil­miş­tir. Bu mitle ilgili mektup me­tin­le­ri­nin Sür­yan­ca’dan Yunanca, Er­me­­­ni­ce, La­tin­ce ve Arapça gibi birçok di­le çevrilmiş ol­ması, mitin ne ka­dar yaygın olduğunu gös­­te­rir. Batı kay­nak­la­rın­da Ab­gar Uc­ha­ma the Toparch olarak ge­çer. Bkz. Hı­ristiyanlık, İ­sa, Edessa.

    ABGİ: (İlkel, Hindistan). Hindistan’ın A­şa­ğı Bengal bölgesinde yaşayan Santallar’ın i­nanç­la­rın­da insan yiyen gülyabaniler. Bkz. San­tallar’ın Dini.

    ABGULDA: (Şamanlık, Türk). Halhal Şa­man­larının papaklarına verilen isim. Bkz. Şa­manlık, Türk Dini.

    ABHANGALAR: (Hint). Hinduizm’de bir kişiyi, tanrıyı veya ermişi övmek için yazılan kısa şiirlere verilen isim. Bkz. Hinduizm.

    ABHAVYAS: (Caynizm). Caynizm’de ruh­larda kutsiyete ulaşma kabiliyenin ol­ma­ma­sını ifade eden bir kavram. Ruhların bun­dan dolayı doğum ve ölüm çemberinde do­laşıp durduklarına inanılır. Fakat sayısız vü­cutlarda yeniden doğmaları sonucu ke­ma­latın sükünetine erişebildiklerine de i­na­nı­lır. Bkz. Caynizm, Reankarnasyon.

    ABHAY ÇARAN: (Yoga). 1896- 1977. Kay­tanya’nın öğretilerini Ba­tı dünyasında ö­zellikle ABD’de yaymak için görev­len­di­ri­len kim­se. Amerika’da Hare Krişna a­kı­mı­nın kurulmasını ve ge­liş­me­sini sağladı. Kal­küta’da doğdu. Kalküta Üniversitesini bi­­tir­di. Otuz yaşlarında iken kendisine gö­rev veren Batisidanta ile ta­nıştı. 1944 yı­lın­da dini düşüncelerini yaymak için ‘ Tan­rı­lığa Dö­nüş’ adlı dergiyi çıkardı. Dergideki ba­şarılı çalışmaları so­nu­cu kenidisine ‘ruh­sal bilgi’ anlamına gelen Baktivedanta a­dı ve­rildi. 58 yaşında eşini ve çocuklarını terk e­derek, Hindu ke­şiş giysilerine büründü. Son­ra Sami unvanını aldı. Yetmiş ya­şında ABD’ye geldi. 1968’de Amerika’da der­gi­si­ni yeniden çı­kart­maya başladı. Takipçileri ‘a­yaklarında efendilerin o­tur­du­ğu’ anlamına ge­len Prabupada adını verdiler. 14 Kasım 19­77 yı­lında Hindistan’da öldü. Hare K­riş­na akımını din haline ge­tir­miştir. Bkz. Hare K­rişna, Kaytanya.

    ABHAYA: (Hint). Budhizm’de Sans­ki­rit­çe kor­kusuzluk an­lamındaki Ab­ha­ya’­nın Bud­ha’nın ola­ğan­üs­tü niteliklerinden biri oldu­ğu­­na i­na­nıl­­mıştır. Buddhist kay­nak­lara göre Bud­ha’yı kıs­ka­nan Da­va­dat­­ta onun üzerine ku­­dur­muş bir fil saldırtmışsa da Bud­ha’­nın kor­kusuzuğunu gö­ren kudurmuş fil uysal bir ke­di­ye dön­müş. Bkz. Davadatta, Bud­hizm.

    ABHAYAGİRİ: (Hint). Abhayagrivihara. Sey­lan’­da (Sri Lan­ka’­da) The­ra­va­da Bud­hizm’­inin eski manastır mer­kezi. Kral Vat­ta­­­gamani Ab­ha­ya (M. Ö. 29- M. Ö.17) ta­ra­fın­dan Seylan’ın o za­man­ki başkenti Anu­rad­hapura’nın kuzey bölü­mün­de yap­tı­rıl­dı. Ab­hayagiri’nin öne­mi, kısmen dini ve siyasi gü­cün bir­bi­ri­ne sıkı sıkıya bağlı olması ne­de­niyle manastır merkezlerinin ta­rihde çok et­kili olması gerçeğinde yatar. Abhayagiri T­he­ra­va­da Budha­cı­lı­ğı’nın tarihi içinde de ö­­nem­li­dir. Abhayagiri baş­lan­gıçta, ya­kı­nın­da bulunan ve Devananpiya-tis­sa (M. Ö. 3­0­7- M. Ö. 267) tarafından yaptırılmış bu­lu­nan dini ve sivil gücün ge­­leneksel mer­kezi Ma­havihara’ya (büyük ma­nastır) bağlıydı. A­­ma Vat­ta­ga­ma­­ni’nin son zamanlarında ke­şiş­­lerle halk a­ra­sın­da­­ki ilişkiler ve Pali me­tinlerinin genişletilerek kut­­sal kitap ha­li­ne ge­tirilmesinde Sans­kritce eserlerin kul­la­nı­lıp kul­­la­nıl­ma­ya­cağı konularında tar­­tışma ne­deniyle büyük ma­nas­­tırdan ay­rıl­dı. Bu ma­nastır dervişleri halkla iyi ilişkiler kur­muş­lardı. Ye­ni­liklere ve yeni görüşlere a­çık­tılar ve Hindistanla bağları daha kuv­vet­liy­di. Bkz. The­ra­va­da, Mahavihara.

    ABHEAN: (Kelt). Kelt/İrlanda tan­rı­la­rın­dan biri. Tuatha Dé D­anann topluluğundan. Bkz. Kelt Dini, Tuatha Dé D­anann.

    ABHİBVAYATANA: (Hint). Palice Ab­hib­hayatana. Sanskiritce ‘du­­yum­lar üze­rin­de mut­lak hakimiyet’. Bud­hacı fel­se­fe­de me­­di­tasyon aşa­ma­la­rın­dan bi­ri. Bu a­şa­ma­da du­yumlar tü­müy­le sı­nırlandırılır. Budha­cı­la­­rın kutsal ki­tap­larında Ab­hib­va­ya­ta­na’­nın 8 alt aşaması var­dır. Bu a­şa­ma­lar boyunca in­san dış dün­yadaki fiziksel form­la­rı­nın ken­­di­sin­den ayrı varlıklar ol­du­ğu­nun bi­lin­ci­ne varır ve böy­lelikle du­yum­sal nesnelere bağlı ol­­­­dukları duygusundan kur­tu­lur. Bu a­şa­­malar, duyumsal haz ve acılardan kur­tul­mak için çe­ki­len çi­le­nin temelini oluşturur.B­kz. Budhizm.

    ABHİCÑA: (Hint). Pali dilinde Abhinna. Tabiatüstü bil­gi. Bud­­hist felsefesinde me­di­tas­­yon ve bilgelik yolu ile elde e­di­­len ma­nevi güç. Bkz. Budhizm, Meditasyon.

    ABHİDHAMMA PİTAKA: (Hint). Yüce öğreti sepeti. Sans­ki­rit­çe­si; Abhidharma. Bud­hizm’in kutsal kitap­larından Üç Hikmet Se­­peti veya Tripeteka yada Tripiteka’da ih­ti­va edilen, Hi­na­ya­na Buddhistleri’nin ya da T­heravada’nın kutsal me­tin­leri­nin ü­çün­cü kıs­mı. Sutta veya Vi­na­ya Pitaka’nın aksine, Ab­­hid­ha­ma’­yı oluşturan yedi eserin ge­nel­likle Budha’nın değil, öğ­ren­ci­le­rinin veya di­ğer kişilerin söz­lerinden oluştuğu ileri sü­rülür. Fel­sefi ve psikolojik ana­liz­ler­le ilgili 7 çalışmadan oluşan bu met­ne, özellikle Bur­ma’da bü­yük itibar gösterilir. Yüce din an­­la­mına gelen bu sözcük bazen yan­lışlıkla me­tafizik diye çev­ri­lir. Suttapitaka’da ya­zılı o­lanlardan ne daha faz­la ne de az bilgi i­çe­rir. İkisi a­ra­sın­daki tek fark Abhid­ham­ma­­pi­­taka’nın daha ayrıntılı daha kuru ol­ma­sı­dır; yoksa her i­ki­side aynı bilgiyi aktarırlar. Bu me­tin­ler­de Buddhist ter­mi­no­lo­ji bir söz­lük gibi işlenir ve uzun eş an­lam­lılar söz­lü­ğü verilir. U­zun sınıflamalar, sıkıcı ka­te­go­ri­ler ya­pılır. Yedi kitabı veya bö­lümü var­­dır: 1. Dhammasamgani, 2. Vib­­­hanga, 3. D­ha­­tu­kat­­ha, 4. Pug­­galapannatti, 5. Kat­ha­vat­t­hu, 6. Yamaka, 7­.­ Pat­ha­­na­pa­kar­na. Abhid­ham­ma­pitakanın gü­venirliğinden bir par­ça kuş­ku du­­yulmaktadır. Birinci Buddhist kon­seyinde sadece Vinaya ve D­ham­ma’dan söz edilir. Bu ne­den­le üçüncü sepetin yaşı ve gü­­ve­nir­liliği konusunda şüp­heler var­dır. Ama bir çok Buddhist mez­he­bi de bunları gü­­ven­le kul­lan­mak­tadır. Myanmar’da (Bir­man­ya) saygı gör­mek­te­dir. Bunlar sis­temleştirilmiş felsefi in­ce­le­me­ler olmayıp, Sut­­ta­lar da yer alan öğ­reti ilkelerinin şe­ma­tik sı­nıf­lan­dırmaya göre ye­niden dü­zen­len­diği ayrıntılı, skolastik çalışmalardır. Bu ö­zel­lik­leriyle meditasyonun temeli olrak kul­la­nılan nu­mara­lan­dı­rıl­mış listelerde ya da ö­zet­lerde akılcı bir yönde gelişmeyi ifade et­mek­tedirer. Bunlar daha mistik olan lis­te­ler­le birlikte, Doğu As­ya’da egemen olan Ma­hayana Budhacılığı’nın P­rac­na­pa­ra­mi­ta li­te­ratürüne katkıda bulunmuştur. Ab­hid­ham­ma ki­tap­la­rın­da yer alan konular a­ra­sında; etik, psikoloji ve bilgi kuramları da bu­lun­maktadır. Kutsal metinlerin son ana kül­li­yatı ol­du­ğun­dan karmaşık bir tarihe sa­hiptir. Külliyat, Mahaya’nın öncüleri o­lan Ma­hasanghika (sans: büyük cemaat) okulu ta­rafından kut­sal metin olarak kabul e­dil­me­miştir. Bir başka okulda Sut­ta pitaka’nın son bölümü olan Khuddara Nikaya’yı Ab­hid­­ham­ma külliyatına eklemişti. Çeşitli Ma­ha­yana metinleride Ab­hid­ham­ma olarak sı­nıf­landırılmışlardır. Bunların arasında Ti­bet­‘­te ki Prajnaparamita Sutra’lar ile Çin­‘­de­ki Jingang (Elmas Sut­ra) sayılabilir. Bkz. Hinayana, Mahayana, Sittta Pitaka, Vinaya Pitaka, Budhizm..

    ABHİDHAMMA: (Hi­nt). Budhizm’­de ‘dhar­ma’nın ötesi’ ve ‘yük­sek din’ an­lam­la­rı­na gelen bir kavram. Bkz. Budhizm, D­har­ma.

    ABHİDHAMMAVATARA: (Hint). Palice Abhidhamma’nın or­ta­ya çıkması. The­ra­va­da Bud­ha­cılığı kutsal me­tin­le­rinin Ab­hidhamma bö­lü­mün­de­ki doktrinleri el kitabı biçi­min­de top­la­yıp sistemleştirmek ama­cıy­la girişilen en eski çalışma. Bil­gin ve şair Budhadatta ta­ra­fın­dan Güney Hindistan’da, Ka­ve­ri ır­ma­ğı bölgesinde M. Ö. 5. yy. da yazıldığı sanılmaktadır. İ­sa’dan önceki yüzyılarda kut­sal metinler toplamının ke­sin­leş­me­sinden sonra belirli dini ya­saları yorumlayan metinler (Pa­­lice Attkahta) yazıldı. Bun­lardan Budhadatta’nın çağ­daş­la­rın­dan Budha­g­ho­sa’­nın­ki­ler en iyi örneklerdi. Abhid­ham­ma­va­ta­ra’­da Budhata, Ab­hid­ham­ma’ya ilişkin yorum lite­ratürünü ö­zet­leyerek özgün bi­çim­de sistemeştirmişti. Öbür eser­lerinden Vi­na­ya­vini­ccha­ya’da (Vinaya Çözümlemesi) okulun Vinaya (ma­nastır disiplini) bö­lü­mü benzer biçimde özetlenir. Ab­hid­ham­mavatara büyük ölçü­de koşuk biçiminde yazılmış 24 bö­lüm­den oluşur. Anu­rud­d­ha’­nın M. S. 12. yy. da yazdığı Ab­hid­ham­­mattha-sangaha büyük öl­çüde bu eserin yerini almıştır. Bkz. Bud­ha­datta, Theravada, Budhizm.

    ABHİDHARMAKOŞA: (Hint). İman Ha­zi­ne­si. Abhidharmakoşa-saştra olarak da bi­li­nir. Sanskiritçesi: ‘iman hazinesi’ yüksek a­da­letin bilgi da­ğarcığı’. Çince de a-p’ı-ta-mo çü şe lun, Japoncada Abi-dat­su­ma-kaşaron. Ab­hidharma’nın ansiklopedik özeti. Bud­ha­cı­lık’­taki yeri Aquino’lu Aziz Tomaso’nun Sum­ma Theoloque adlı e­serinin Roma kili­se­si için taşıdığı önemle bir tutulmaktadır. Va­su­bandhu (M.S.400- M.S. 480) tarafından yazılan Budhizme ait bir metin. Vasubandhu bu eseri Sarvastivada tarikatına bağ­lı olduğu sı­rada yazdı. Sonraları Mahayanacı görüşleri be­­nim­seyerek, bu görüşleri içeren kitaplar ü­ze­rine bir dizi yorum yaz­dı. Bu metin, Hi­na­yana Budizmin’de Budha’nın varlığını ka­bul etmeyen Sarvastavadin ekolü’nün görüşlerini aksettirir . Bu ekole ait bir eser olarak s­ko­las­tis­izmin bugüne kadar kal­mış kavrayış bi­çi­min­den birini oluşturmaktadır. Bu tarikattan kal­ma eserler öbürlerinin aksine Pali dilinde ya­zılmadığı gibi, Pa­li dini yasalarını izeyen Theravadacıların etkisinide taşımaz. Ge­niş bir bilgi dağarcığı ve bağımsız düşünce ya­pı­sı­nın ürünü o­lan bu eser Sarvastida öğretisini sis­temli hale getirme işini ge­reğince ta­mam­la­mış ve aynı zamanda Mahayanacı e­ği­lim­le­ri ken­dinde toplamıştır. Çin, Japonya ve Ti­bet­‘te Hinayana Bu­diz­mi’ni öğrenmek için standart bir tanıtma kitabı ve öğretinin en bü­yük kaynağı kabul edilmiştir. Çin’de Ab­hid­har­ma (Çince Jus­he, Japonca Kuşa) mez­he­bi­ne temel oluşturmuştur. Sayısız yo­rum kita­bı­na esin kaynağı olmuştur. Eski Budhacı o­kul­lar a­rasında öğreti ayrılıkları konusunda bilimadamları için ö­nem­li bilgiler sağ­la­mıştır. Metinde 600 kıtalık şiir bölümüne ek o­­la­rak yazarın sunduğu 8.000 kıtaya eşdeğer düzyazı yorum yer al­maktadır. Ayrıca yedi Abhidharma tezinin tanıtımını ve bu tez­lerin içeriklerinin sistemli bir özetini içerir. Bir bütün olarak fel­sefe, kozmoloji, ahak ve mağfiret gibi geniş bir öğreti alanına de­ğinir. Her mezhep bir Abhidharmakoşa’ya sahiptir. Bkz. A­qu­inolu Aziz Tomaso, Sar­vas­tida, Mahayana, Hinayana..

    ABHİDHUTA: (Hint). Adhiyacna. B­ha­ga­va­d­gita’da geçen kavramlardan biri. Fiziksel a­lan anlamına gelir. ‘Abhidhuta’da, Ad­hi­dai­‘da ve Adhiyacna’da olduğumu kav­ra­yan­lar ve beni akıllarından çıkarmayanlar, ölüm za­ma­nında bile Beni bilirler (Bhagavadgita, VII/30)’. Bkz. Hinduizm, B­hagavadgita.

    ABHİDHUTA: (Hint). Bhagavadgita’da ge­­­­çen kavramlardan biri. Fi­ziksel alan an­la­mı­na gelir. ‘Abhidhuta’da, Adhidai’da, Ad­hi­­yac­na­‘­da olduğumu kavrayanlar ve beni a­kıl­la­rın­dan çı­kar­ma­yan­lar, ölüm zamanında bile Be­ni bilirler (Bhag:, V­I­I­/­30).Bkz.Bha­ga­vad­gi­ta.

    ABHİDMMATHA SAN­­GA­HA: (Hint). Pa­li dilinde Ab­hid­ham­ma’’nın özeti. Ruh ve ah­lak üzerine yazılmış olan, Budhizmle ilgili en ö­nemli Budhacı el kitabı. T­he­ra­va­da ge­le­ne­ği­nin Abhid­ham­ma külliyatının po­pü­ler ö­ze­ti­dir. Hindistan’da veya Abhid­ham­­ma ça­lış­ma­larının merkezi oan M­yan­mar’­da (Bir­man­ya) keşiş A­nuruddha ta­ra­fın­dan M. S. 11. ve­ya M. S. 12. yy. da ya­zıl­­mış­tır. Yedi Ab­hid­­ham­ma pitaka met­ni­nin tümünün ele a­lın­ma­sı 50 sayfadan az tu­tar. Kendi türünün en faz­la okunan ki­ta­­bı­dır. Mynmar ve Sri Lanka da çok değer ve­ri­lir. Ya­zıl­ma­sın­dan bu yana yüz­yıllardır ge­niş bir yorum literatürünün ko­nu­­su ol­muş­tur. Seksendokuz bilinç sınıfının lis­teleri, çe­şitli bi­le­şim­­lerde 52 akli özellik, mad­­de­nin nitelikleri, fenomenler ara­sın­daki i­­lişki tür­leri, yeniden doğuş çeşitleri ve bir­kaç me­­di­tas­yon egzersizi bu kitapçığın ko­nu­la­­rı a­rasındadır. Tüm bu çö­züm­lemeler, hiç­bir­şe­yin sürekli olmadığının kavranmasını böy­­­­le­ce aydınlanma ve özgürlüğe u­la­şıl­ma­sı dü­­şüncesini ortaya koyar. Bkz. Budhizm, T­he­­ravada.

    ABHİJİT: (Hint). 27 takımyıldızından biri. Bir Nakshatras. Bkz. Nakshatras.

    ABHİMANİ: Bkz. Agni.

    ABHİMANYU: (Hint). Abhimarya. Ma­hab­harata destanı kah­ra­ma­nı Arcuna’nın Sub­hadra’dan olma oğludur. Saubhadra (Sub­­hara’nın oğlu)’da denir. On sekiz gün süren savaşın ikinci gü­nü Duryodhana’nın oğlu Laksmana’yı öldürmüş, ancak o­n­ü­çüncü günde kendisi öldürülmüştü. Çok yakışıklı bir genç o­la­rak gösterilir. Karısı, Virata racası’nın (Balıklar kralının) kızı Ut­tara’dır. Oğlu Parikşit, Hastinapura tahtına çık­mıştır. Bkz. Ar­cuna, Balıklar Kralı, Ma­hab­harata.

    ABHİNAVAGUPTA: (Hint). M. S. 975. M. S. 1025. M. Eliade’yegöre. ö. M. S. 10­14. Tantrik filozof, çileci, estetikçi. Keşmir Şi­va Tekçiliği’nin Pratyabhicna okulunun ön­de gelen tem­silcilerinden. Felsefe ve es­te­tik a­lan­larında çok ürün vermiş bir ya­zar­dır. En tanınmış felsefi eserleri arasında İş­va­­rap­rat­yab­­hicna-vimarsini ve daha ay­rın­tı­lı bir ça­lış­ma olan Işvarap­ratyab­hicna-viv­r­ti­vimarşini bu­lunur. Ayrıca Tant­ra­o­ka’­nın da yazarıdır. Her iki eser de Pratyabhicna o­ku­luna bağı da­­ha eski bir filozof olan Ut­pa­la’nın Işvara pratyabhicna (tan­rı­yı tanıma ) ad­lı kitabına yazılmış yorumlardır. Ve­da­‘­larda ki gay­rı dualizmi (advaita vedanta ) aşan bir ‘yüce gay­rıdualizm’ (pa­ra­mad­va­ya­va­da) eğitimi ver­mektedir. Bkz. P­rat­yab­hic­na, Şi­va Tek­ci­li­ği, Tantrik , Utpala.

    ABHİNİLANETTA: (Budhizm­). Bud­ha­‘­nın üs­tün­lük­le­ri­ni i­s­pat­la­dığına inanılan 32 fi­zi­ki özelliğinden biri. Simsiyah gözleri o­lan an­la­mı­na ge­lir. Bkz. Budha.

    ABHİNNA: (Budhizm). Budhizm’e göre en yüksek altı ruh gücü; büyü güçleri, ilahi kulak, kalplerin içyüzünün gö­rül­me­si, ilahi göz, evvelki varlık formlarının hatırlanması ve dür­tü­le­rin yenilmesidir. Bkz. Budhizm.

    ABHİSAMAYALAN KARALOKA: (­H­i­n­t). Abhisamayalankara’nın ay­dınlanması. Bud­hacı geleneğin Mahayana kolunun P­rac­­na­pa­ramita (bilgeliğin yetkineştirilmesi) sut­raları üzerine yo­rum­lar literatürüne ö­nemli katkılardan ve Tibet manastırlarında en çok okunan metinlerden biri: ‘Ontolojik boş­luk’ öğretisi ve yet­kin akıl yoluyla Nir­vana’ya ulaşma üzerine olan vurgusuyla P­rac­­­naparamita Sutra’ları Ab­hisama­ya­lan­ka­ra diye bilinen özlü bir yorum tarafından sis­temleştirilmişdi. Bu yorum, bugün bi­le Ti­bet’te üretilmeye devam eden yeni yo­rum­lar gerektirdi. Mev­cut Ab­hi­sa­ma­ya­lan karaloka adı inceleme hem bu bilgileri, hem de Ashtasaharika (8000 dize) P­rac­na­pa­ramita üzerine ay­rın­tılı bir yorum içerir. Ya­zarının adı Haribhadra’dır. M. S. 750 do­lay­larında yazılan metin M. S. 10. ya da M. S.­11. yy’da Sans­kiritçe’den Tibet diline çev­ril­miştir. Bkz. Budhizm, Tibet Budhizm’i, Nirvana.

  4. #4
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ABHİSEKA: (Japon-Budhizm, Hint). Ab­hi­şeka. Su serpme. Japon Tant­ra­cılığın’da ra­hiplerin yaptığı en üstün ve çok gizli kut­sama tö­re­ni. Budhizm’in Tantra mezhebinde uy­gulanan takdis işlemi. Hin­duizm’de adak tö­renine verilen ad. Ganj nehrinde yı­kan­ma­­nın adı. Batıni Budhacılıkta su ya da baş­ka bir sıvı ser­pi­le­rek yapılan ve bir du­rumdan başka bir duruma geçişi sim­ge­le­yen a­rınma ya da başlangıç töreni. Başlangıçta es­ki Hintiler’in k­ralı kutsama törenini bü­tün­leyen bir bölümdü. Tahta çıkma tö­reni sı­rasında, oturan kralın başına dört ok­ya­nus­tan alınan su­lar altın kaplardan dö­kü­lürdü. Bu işlem veliaht atama tö­re­nin­de de yapılırdı. Tantra Budhacılığın’da Ab­hisheka tö­reni gi­zem­li bir öğreti ya da törenlere gi­riş için gerekli bir baş­lan­gıç­tır. Dört çeşit Ab­hişeka bilinir: büyük kutsama, gizli kut­sa­ma, p­racna (bilgelik) bilgisi ve dördüncü kut­sama. Bunların herbiri bir öncekinden da­ha ileri bir duyarlılık düzeyini temsil e­den dört ayrı insan topuuğuna uyan dört Tant­ra’ya bağlıdır. Hıristiyanlıktaki vaftizin Ab­hişekadan alındığı iddia edilmektedir. Bkz. Ganj, Arınma, Tantra, Japon Bud­hizm­‘­i, Budhizm.

    ABHRA: (Hint): Atmosfer’in ‘boşluk’tan baş­­ka birşey ol­ma­ma­sıy­la açıklanan bir sim­­ge. Bkz. Shunya, Sıfır.

    AB-I ATEŞ- EFRUZ: (İslam). İslam mistisizmi tasavvufta ilahi fuyuzat anlamında bir kavram. Bkz. Tasavvuf.

    ÂB-I BEKA: Bkz. Ab-ı Hayat.

    ÂB-I CAVİD: Bkz. Ab-ı Hayat.

    ÂB-I CAVİDAN: Bkz. Ab-ı Hayat.

    AB-I DEHEN: Bkz. Ağıza tükürme.

    ÂB-I HARABAT: (İslam, Alevilik). Mey­ha­­nelerin su­yu. Alevilik ve Bektaşilik i­nanç­­larına göre hak nurunun, zahir ve bâ­tın­­da­ki bulanıklığı temizlemesiyle ortaya çı­kan saf ve temiz olma durumu. Tasavvufta da saf ver halis olma halini ifade eden bir kavramdır. Zahir ve batındaki bulanıklığı temzileyen ve harabeyi mamure haline getiren rahmanın tecellisini içerir. Bkz. Tasavvuf, Batın, Zahir, A­le­vi­lik, Bektaşilik.

    AB-I HAYAT: (Genel). Âb-ı Beka, Âb-ı Cavid, Âb-ı Cavidan, Hayat suyu, Hayat kay­­nağı, Ölümsüzlük su­yu, Gençlik suyu, Di­­rilik Suyu. Bu suyun ilahi alemden kay­nak­­landığına inanılır ve içenlere ebedi ha­yat verdiği kabul e­di­lir­di. Bir anlatıma göre Mu­sa’nın, başka bir anlatıma göre Bü­yük İs­kender’in pişirdikleri balıklar bu suya dü­şün­ce yeniden can­lanıvermişler. Değişik bir an­latıma göre de İskender’in aş­çı­sı Hı­zır’­mış ve canlanıp kaçan balıkları yakalamak i­çin suya da­lınca ölümsüzlüğe kavuşmuş. Es­ki Türkler’de de ölümsüzlük ve­ren su i­nancı vardır ve aynı anlamda Bengisu de­yi­mi kul­la­nıl­mıştır. Bu inanç antikçağ Yu­nan­lı­lar’ında da vardı. Akhileus do­ğar doğmaz S­tyx suyuna batırılmış ve ölümsüz kılınmış. Ro­­ma­lı’lara göre de Jupiter, sevgilisi su pe­ri­si Juventa’yı suyunda yı­kananları genç­leş­ti­ren bir çeşme haline sokmuş. Fransızlar bu yüz­den ab-ı hayat çeşmesine Fontaine de Jo­uvence derler. Os­manlı’ca da abıhayat de­yi­miyle anlamdaş olarak hızır suyu an­lamında abı hızır, iskender suyu anlamında a­bı iskender, can­lılık suyu anlamında abı zin­degi, sonsuzluk veren su an­la­mın­da abı cavidan v. b. gibi deyimler kullanmışlardır. A­bı Hayat kavramı simyaya ezoterik öğ­re­tiler aracılığıyla özellikle de Hermetika me­tin­leri vasıtasıyla gçmiştir. Fakat ezoterik an­lamıyla değil egzoterik anlamıyla geçmiş ve imal edilebilecek bir sıvı sanılmıştır. Ba­zı inançlara göre de gerçekte mevcut ol­ma­yan bu su evrensel hayat gücü olarak da be­lir­tilen, evrenin heryerinde varolan esir’i te­sir­leri ifade eden bir semboldür. Ezoterik inanışlarda bu bir sembol olmakla beraber kullanıldığı yere göre farklı anlamlara gel­mek­tedir. Buna göre esas olatak Yüksek İ­da­re Mekanizmasının Tesirlerini ifade eder. Ya­ni bu sudan içmek ezoterizme göre be­lir­li bir şuur seviyesine ulaşmış, şuur ve idraki belirli bir düzeye ulaşmış, süptil vib­ras­yonları alablecek duruma gelmiş bir insanın geçici aralıklarlada olsa zaman zaman bir ta­kım yüksek tesirleri, süptil ince kozmik vib­rasyonları alabilmesini, artık bu yüksek p­lanlardan gelen tesirlerle beslenmesini i­fa­de eder. Bu aşamada insan maddeye dönük nef­sani duyguların esiri olmak yerine ken­di­ni diğer varlıların tekamülüne şuurlu o­la­rak yardım etmesini sağlayan vazife sez­gi­si­nin uyarıların teslim etmiştir. Bu sudan i­çenlerin ölümsüzlüğe kavuşması ezoterik i­nançlara gö­­re bir varlığın dünyadaki doğum ö­lüm çem­berinden kurtulması, dünyaya tek­rar en­karne olmasına gerek kalmadğı bir te­ka­mül se­viyesine ulaşması yani Dünya Gezegeni O­ku­lundan alacak bir dersi kal­ma­ması de­mek­tir. Alevilik-Bektaşilik inan­cında da abıhayat, tanrısal sırları kavra­ma gü­cü, bâtını anlayan sezgisel akıl ya da u­yarıcıdan alınan bilgi o­la­rak algıla­nır. Bkz. İk­sir, Styx, Ben­gisu, Sim­ya, Hermetike, Esir, Yüksek İ­da­re Meka­niz­ma­sı, Sıvı Sembolü, Plan, Fe­na­fillah, Kur­tu­luş, Vazife Bilgisi Sezgisi A­şa­ması, Enkarne, Dünya Ge­zegeni Okulu, G­ra­al Kupası, A­le­vi­lik, Bek­taşilik, Ölüm­süz­lük İçkisi.

    AB-I HAYAVAN: (İslam). Tasavvufa göre nurun ışıltısı ve ilahi tecellilere verilen isim. Bkz. Tasavvuf, İslam.

    ÂB-I HIZIR: Bkz. Ab-ı Hayat.

    AB-I İNAYET: (İslam). İnayet Suyu. Tasavvufta ard arda gelen ilahi tecellileri i­fa­de etmek için kullanılan bir kavram. Bkz. Ta­sav­vuf.

    AB-I KEŞ: (İslam). Mevlevilikte tekkelere su çeken Mevlevi. Bkz. Tasavvuf, Mev-levilik.

    AB-I KEVSER: (İslam). İslamiyette cen­net­tte bulunduğuna inanılan Kevser suyu. A­levilik’ de Hz. Ali’nin kendini se­ven­lere, ken­di yolundan gidenlere su­na­ca­ğı­na inanı­lan şarap, içki. Bkz. Cennet, A­le­vi­lik, Bek­taşilik.

    ÂB-I RİZCİ: (İslam). Ab- Rizi. Kennase. Sü­pürgeci. Mevlevi tekkelerinde ap­test­ha­ne temizliğiyle ilgilenen kişi. Bkz. Tasav­vuf, Mevlevilik.

    ÂB-I RUY: (İslam, Alevilik). Yüz suyu. A­le­vilik, Bektaşilik inançlarına göre tanrı yo­lun­­daki tarikat yolcusunun gönlüne gayb­tan gelen ilham. Bkz. Alevilik, Bek­ta­şi­lik, Tarikat.

    AB-I ZOHR: (Zerdüşt). Zerdüştlükte ö­lü­ler şerefine yere dö­kü­len içki. Yasna’nın bir bö­lümü. Bkz. Yansa, Zerdüştlük.

    ABIK: (İslam). Kaçak köle anlamına gelen bir fıkıh kavramı. hür olsun köle olsun firar eden insan için kullanılır. Bir İslam hukuku kavramı olarak ise; bir kölenin, elinde bulunduğu kimsenin yanından bir korku veya işinde bir zorlama olmaksızın isyan ederek kaçmasıdır. İslam’da kölenin efendisinin yanından kaçması yasaklanmış ve bunu alışkanlık haline getirme hukuki bir ayıp sayılmıştır. Köle firarını yasaklayan çeşitli hadisler vardır. Cerir b. Abdullah el-Beceli’nin naklettiği bir hadis şöyledir: ‘Allah Rasulü şöyle demiştir: ‘Herhangi bir köle efendisinden kaçarsa, dönünceye kadar küfre düşmüş olur.’ Başka bir rivayette, ‘Bir köle firar ederse, ondan zimmet kalkmış olur’. Kölenin kaçak sayılması için akıl ve baliğ olması gerekir. Çocuk veya akıl hastası olursa yitik veya yolunu kaybetmiş sayılır. Hanefi ve Malikilere göre, kaçak bir köleyi gören kimse, yakalamadığı takdirde zayi veya telef olacağından korkarsa ve gücü de yetiyorsa bunu yakalaması gerekir. Ancak böyle bir köleyi kendisi için tutması haramdır. Şafiilere göre ise, efendisinin izni olmaksızın kaçak köleyi yakalamak caiz değildir. Köle, yakalayanın elinde, sahibine geri verinceye kadar emanet hükümlerine tabi bulunur. Sahibi bulunmazsa ilgili resmi makama teslim edilir. İslam VI. M. yüzyılın gereği köleliği kaldırmamış, ancak köle ve cariyelere birtakım insani haklar bahşetmiş, her fırsatta onları hürriyetlerine ka­vuş­tur­ma­nın faziletinden bahsetmiş ve tedricen kalk­ması için gerekli düzenlemeler ge­tir­miş­tir. Bkz. Azad etmek, Fıkıh, Hanefi, Ma­liki, Şafii, İslamiyet.

    ABIRGA: (Türk). Buryatlar’ın mitolo­ji­le­rin­de ‘süt gölü’ nde bu­lun­duğuna inanılan a­ğa­cın dibindeki yılan. Bkz. Türk Dini.

    ABIYAŞ KAN: (Türk). Altaylarda bir gu­rup Türk topluluğu mi­to­lojilerinde Ülgen’e ve­ri­len isimlerden biri. Bkz. Ülgen,Türk Di­ni.

    ABİ ABOT HA TUMEA: (Yahudi). Ya­hu­dilikte ölüyü ifade etmek için kullanılan bir kavram. Ölü murdar sa­yıl­maktadır. Tev­rat’ta ö­lü için ‘murdarların murdarı’ an­la­mına ge­len bu kavram kullanılmaktadır. Bkz. Ya­hu­di­lik, Tevrat.

    ABİ: Bkz. Apa.

    ABİA: (Yunan). Yunan mitlerine göre Herakles’in oğullarından bir tanesi. Bkz. Herakles.

    ABİA: (Yunan). Mora’nın güneybatısındaki Me­seniya yöresinde bir şehir. Adını He­rak­les’in oğullarından Abia’dan aldığı söy­le­nir. Di­ğer bir Abia da adını kurucusu Argos k­ra­lı Abas’dan al­dı­ğı söylenilen, Yu­na­nis­tan’da Phokis bölgesinde bir şehirdir. Bur­daki A­pol­lon kahini meşhurdu. M. Ö. 346’daki İkinci Kut­sal savaş sırasında T­he­ba­i’liler tarafından tahrip edildi. Bkz. Herakles, Yunan Dini, İ­kin­ci Kutsal Savaş.

    ABİATHAR: (Yahudi). İbranca ebhyathar, bolluğun babası ve­ya büyük olan baba an­la­mın­da bir kavram. Achimelech, Achitob, P­hi­nees, Heli, İt­ha­mar, Aaron’un soyundan ge­len kimse, Nob’daki katliamdan kaçan, sür­gündeki Da­­vid’e giden ve tavsiyeleri ile o­na yardım e­den yüksek bir rahip. Yüksek rahip Sadoc ile birlikte, Je­ru­sa­lem’­e Ark’ın nak­line yardım etti Adonias’ı destekledi (III. K. 1; 17, 19, 25, 42), ve Abinadab ta­ra­fından sür­gün edildi. Tan­rı’­nın Ark’ının e­vin­de yirmi yıl durduğu bir Levili (I. S. 7; 1). Bkz. Ark., Da­vid, Jerusalem, Aaaron,

    ABİD: (İslam). İbadete düş­kün, çok ibadet eden kimse. Çoğulu ubbad, abidin ve a­bi­dun’dir. Kur’an’da tekil ve çoğul haliyle, top­lam oniki yerde geçer. Bir ayet-i kerime şöy­ledir: ‘Ey Muhammed, Allah’a tevbe e­den, ibadete düşkün (abidleri), ona ham­de­den, onun, yolunda (dinini yaymak için se­ya­hat eden)... Müminleri müjdele!’ (et-Tev­be,9/112). Abid kelimesi hadis-i şeriflerde de ‘ibadete düşkün’ anlamını ifade eder. An­cak hadislerde ilimsiz ibadet düşkünlüğü ile ahlaki olgunluğa ulaşmamış bir abidliğin de­ğerinin olmadığı anlatılır: ‘Bilgin kişinin, (bil­gin olmayan) abid üzerine üstünlüğü, a­yın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Ya da be­nim, sahabilerimden en aşağı seviyede bu­lunana üstünlüğüm gibidir.’ Cömerd fa­kat cahil olan kişi, abid fakat cimri olan kim­seye nazaran Allah nezdinde daha mak­buldur. Hz. Muhammed ve hulefa-i raşidin dev­rin­den sonra İslam devletinin sı­nır­la­rı­nın genişleyerek müslümanların büyük bir servete sahip olması, devlet idarecileriyle hal­kın zenginlerinden bir kısmının dünya ma­lına fazlaca rağbet etmeleri, samimi müs­lümanların tepkisini doğurdu. Hz. Mu­ham­med ve ashabının sade ve gösterişsiz, ya­şantısına özlem duyan bazı insanlar, dün­ya­ya değer vermeden, halkın arasından u­zak­laşarak kendilerini Hakk’a ibadete verdiler. Halkın büyük bir bölümünün lüks ve refah peşinde koştuğu bir dönemde böy­le bir hayatı tercih ederek kendilerini i­ba­dete verenlere bir ayrıcalık olmak üzere ‘abid’, ‘zahid’ ve ‘na­sik’ gibi adlar verildi. İlk Abidler di­ye­bi­le­ce­ği­miz bu kişilerin ço­ğu, ilim ve amelle meş­gul kimselerdi. Abid ke­limesi tasavvuf lite­ra­tü­ründe pek kul­la­nıl­mamış ve tasavvuf söz­lük­lerine gir­me­miştir. Tasavvufta abid yerine daha çok arif ve aşık kavramları be­nim­sen­miş­tir. İlk mu­ta­savvıflardan Baye­zid­-i Bis­ta­mi ‘Abid hal ile ibadet eden, vasıl-arif ise i­çinde bu­lunduğu hal ibadet olan kimsedir’ der. Bkz. Hulefa-i Raşidin, Bayezid-i Bis­tami, İbadet, Tasavvuf, Zahid, Nasik, Hadis- i Şerif, Mutasavvıf..

    ABİDARMAKOŞA: (Japon Budhizmi). Hi­na­yana Budhizm’inin Ja­ponya’daki mez­­hep­lerinden biridir. Bkz. Hinayana, Bud­hizm.

    ABİ-DATSUMA-KAŞARON: Bkz.Abhidharmakoşa.

    ABİDLER: (İslam). Makalat ve Ve­lâ­yet­na­me’de, Allah’ın dört tür insan yarattığı an­la­tılır: Şeriat kavmi olan abidler; tarikat kav­mi o­­lan zahitler; marifet kavmi olan arifler ve ha­kikat kavmi olan muhipler. Bu dört tür in­san, dört kapı ve dört öğeyle temsil edilir: A­bitler, şeriat kapısı ve ha­va; zahitler, tarikat ka­pısı ve ateş; arif­ler, marifet kapısı ve su; mu­­hipler, haki­kat kapısı ve toprak ile sim­ge­le­nir. Bkz. A­le­vilik, Bektaşilik, Maka­lat, Ve­la­yetname.

    ABİGAİL: (Yahudi). Kitabı Muakaddes’te ismi geçen Güney Yahuda’lı Na­bal­‘ın karısı. Na­bal’ın ölümünden sonra Davud’un ilk eş­le­rinden biri oldu (I. S, 25). Chileab Da­vud­‘­la Abigail’in oğludur. Da­vud’un kızkardeşi de A­bi­gail adını taşır (I. T. 2; 16 vd) ve Ab­sa­lom ordusunun komutanı Amasa’nın an­ne­si­dir. Bkz. Davud, Kitab- ı Mukaddes, Ab­­sa­lom, Yahudilik.

    ABİGOR: (Hıristiyan). Erken Yahudi– Hı­ris­tiyan teolojisinde, A­bi­gor Ce­hen­ne­m’in en üst şeytanlarından biridir. A­bi­gor’­un Ce­hen­nemin berbat bölgelerini yönettiği, savaş ve çar­pış­manın şey­tanı olduğu far­z­e­di­lir. Ka­natlı bir at üzerine binmiş olarak tas­vir edilir. Bkz. Hıristiyanlık, Yahudi Hı­ris­tiyanlık, Ce­hennem.

    ABİHU: (Yahudi). Aaron’la Elişeba’nın i­kin­ci oğlu. Kardeşleriyle bir­likte din adamı ol­du. Bkz. Aaron, Yahudilik.

    ABİLA: (Hırıstiyan). Libanus bölgesinde, Phoenicia’nın itibari bir piskoposluk. Şimdi Damascus yakınlarında Suk Wady Barada ve Abilina’nın kalesi (Luka, 3: 1).

    ABİMELEK: (Yahudi). Abımelek. Kitabı Mukaddes’in Tekvin ki­ta­bına göre Hz. İbrahim (Abraham, Avraam) ve oğlu İshak (Yitshak) za­manında Filistinde hüküm süren bir ma­hal­li kral. Onun böl­ge­si­ne yer­le­şe­cek­leri zaman hem Hz. İbrahim’in hem de daha son­ra­ki bir zamanda oğlu İshak’ın, öldürüle­cek­le­rin­den korkarak ka­rılarını kızkardeşleri olarak gösterdikleri i­fa­de edilir. Hz. İb­ra­hi­m’in karı­sı Sara’yı A­bı­melek’in eş olarak aldığı ancak tan­rının i­kazı ü­ze­ri­ne ona yak­laş­madığı ve son­­ra onu tekrar Hz. İbrahim’e i­ade ettiği vurgu­la­nır. B­k­z. Tekvin, Kitab- ı Mukaddes, Hz. İbrahim, Yitshak.

    ABİRON: (Yahudi). Musa’ya başkaldıran kişi. Musa’ya baş­kal­dıran Ruben aşiretinden Abiron’la, Levi aşiretinden Korah tan­rı ta­ra­fın­dan öldürülerek cezalandırılmışlardır. İ­na­­nışa göre Musa bun­ların tanrı Yehova ta­ra­fından öldürüleceklerini önceden bil­dir­miş. Bkz. Musa, Yehova, Yahudilik.

    ABİSAİ: (Yahudi). Abhishay, Abhshay; A­bes­sa. Davud’un kızkardeşi Sar­via ve Ko­ab’ın erkek kar­deşinin oğlu, savaşçı ve Sa­ul’e, Ammonite’lere, Suriye­li­lere, E­do­mi­te­‘­lere, Ab­sa­lom­‘a, Se­ba’­ya ve Fi­lis­tin­lilere kar­şı mücadelesinde Davud’un sadık bir dos­tu olarak bilinir (Krallar;8/13).

    ABİSTA: Bkz. Avesta.
    ABİSTAK: Bkz. Avesta.
    ABİSTAM: Bkz. Avesta.
    ABİŞAY: Bkz: Üçyüz.

    ABİT BÖCEĞİ: (Mısır). Eski Mısır i­nanç­la­rında dünyaya dönüp yeniden ya­şa­bi­le­cek duruma gelen ruhlara Amenti’de yol gös­teren böcek. Bkz. Amenti, Mısır Dini.

    ABİYOTİK: (Hint). Bütün hayati fon­k­si­yon­­larını asgariye indirebilen bazı Hint fa­kir­lerinin durumu için kullanılan kavram. Bkz. Hint Fakirleri, Hinduizm.

    ABJA: (Hint). Ay. Hint geleneklerinde ve­rim­liliğin kaynağı ve sim­gesi olarak gö­rü­len ‘ay’ın simgesel olarak ‘bire bir 10’un 9. kuv­veti olan sayıya verilen adı. Ay gö­rü­nüşün kaynaklandığı ilk sularla bir tutulur. Y­eniden doğuş çevriminin tohumlarının bi­rik­tiği yerdir. Bkz. Bir, Ay, Hinduizm.

    ABJAJAS: (Hint). Hinduizm’de lotustan do­ğan anlamına gelen bir tanrı ismi. Viş­nu­‘­nun göbeğinden doğmuştur. Bkz. Vişnu, Hin­duizm, Lotus.

    ABLUS: Bkz.Apollonios.

    ABMO: (Büyü). Enok dilinde, Abmo, Aiaoai ve Oiiit tarafından yönetilen ve Bmoa, Moab ve Oabm’a arkadaş olan güçlü küçük bir melektir. Bkz. Enok, Enoh.

    ABNER: (Yahudi). Ner’in oğlu, Saul’un kuzeni ve Saul’un ordusunun komutanı (I. K. 14; 50, 17; 55, 26; 5, 7; 14). Saul, üç oğlu ile Mount Gelboe’de düştükten sonra, Abner, Davud’a bağlı olan Judea haricinde, İsrail’in tüm topraklarına Saul’un dördüncü oğu Isboseth’i kral yaptı. Yedi buçuk yıl süre ile, Abner, Isboseth’in tahtı için dövüştü. Gabaon yakınında bozguna uğramasından sonra, Davud’un komutanı olan Joab’ın erkek kardeşi Asael tarafından kovalandı ve kendini savunurken düşmanını geri döndürdü (II. K. : 2; 12. ). Bu, iki hizip arasında düşmanlık yarattı, çünkü Joab kendisini kardeşi Asael’in öç alıcısı olarak düşündü. Abner, Saul’un cariyesi Respha ile evlendi ve böylece tahtı isteme kuşkusu uyanmasına sebeb oldu. Isboseth Abnerden hoşlanmadı. Buna kızan Abner Davut’a gitti. Davut Abner’in önce Phaltiel’e verilmiş olan Saul’un kızı olan karısı Mickol’ü geri vermesini istedi. Abner bu şarta razı oldu ve Davud ile karşılıklı anayış sağladı. Joab’dan hareket edişinden sonra, Davud’un komutanı onu şehrin kapısında öldürdü. Davud Abner için ağladı, Abner’in tabutu önünde yas kıfayeti giyerek yürüdü ve onun ölüm yatağında Abner’in ölümünün intikamını almak için Solomon üzerine yemin etti. (145)

    ABNİSU: (Hint). Böğürtlen. Agni’nin kut­sal nesnelerinden biri. Bkz. Agni, Hin­du­izm.

    ABNOBA: (Kelt). Ağaç tanrılardan biri. Ka­ra orman a­ğaç­la­rın­dan­dır. Kelt’lerin ağaç ta­pı­mında önemli bir yeri vardır. Bkz. A­ğaç, Kelt Dini.

    ABO: (Afrika). Afrika toplumlarından Kaf­fa­lar’da ‘yüce varlık’ o­la­rak tapınılan ve gü­neşle özdeşleştirilen tanrı. Hem ‘baba’ hem­ ­de ‘güneş’ anlamına gelir. Eliade,bu halka il­gili araştırmalar ya­pan F. J. Bieber’e da­ya­na­rak Kaffalar’da ‘yüce varlı’ğı gü­neşle öz­deş­leştirmenin çok eskilere dayanmadığını. A­bo’nun es­kiden ‘ışık veya gök tanrısı’ ol­du­ğunu belirtmektedir. Dini ha­yatta önemli bir rol oynamamaktadır.

    ABOAB İZAK: (Yahudi). M. S. 14. yy’ın son­larına doğru, İs­pan­ya’da yaşamış olan Tal­mud bilimcisi ve vaizi. ‘Menorat A Mo­ar’ (Işığın Mumu) adlı klasik Yahudilik’le a­lakalı dini- ah­la­ki eseri çok ünlü olup, M. S. 1514’ten beri 75 baskısı yapılmış ve bi­r­çok dile çevrilmiştir. Bu eseri yazmasının se­beblerinden bi­ri Agada’yı kendi vaazları için sistematikleştirme isteğidir. E­se­rini Me­nora’nın yedi ışığı gibi yediye ayırmıştır. Ge­nel dü­zen­le­me, Mezmurlar 34: 15’e göre üç cümleye bağlanabilir. 1. Kö­tü­lükten u­zak­laş, 2. İyilik yap ve 3. Barışı ara ve izle. E­serde kıs­­kançlıktan uzaklaşmak, harislik ve hırstan uzak durmak, anne-babaya hür­met, fakirlere yardım etmek, adalet. v. b. gi­bi ahlaki konular yer alır. Aboab Ma­i­mo­ni­des­‘in öğretilerini Kabala’dan fikirlerle bağ­daş­tırır. Bkz. Agada, Maimonides, Menora, Ka­bala.

  5. #5
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ABOR: (Yahudi). Eber. Kitab-ı Mu­kad­des­‘‘te birkaç anlamda kul­lanılan terim. İb­ra­ni­‘­lerin atası olan bir kişinin veya bazı ra­hip­le­rin ismi olarak kullanıldığı gibi Benya­min­o­ğul­ları ka­bile­sin­­deki iki soy için de isim o­la­rak kullanılmaktadır. Bkz. Kitab-ı Mu­kad­­des, Yahudilik.

    ABORJİNLER: (A­vus­tu­ral­ya). Avustralya yer­lileri Aborjinler, inançlarına göre doğayı ve ondaki varlıkları denetim altına almayı ya da kendilerini en üs­te koymayı asla dü­şün­mezler. On­lara göre dünya evrimini ta­mam­lamamıştır. O halde insanın bu­­radaki en iyi yaratık olduğuna karar vermesi hiç de ak­la uy­gun değildir. Onlar gökyüzüyle, yıl­dız­larla, Ay’la, Güneş’le bağ­lantılı ol­duk­la­rı­na inanırlar. Aslında Aborjinler’e göre tüm ha­yat­la akrabadırlar; hayvanlarla bit­ki­ler­le. Önemli olan da hep birlikte uzun ve u­yumlu bir hayat sürmektir. M. S. 1700’lü yıl­­lar­da Beyazlar kıtaya el attığında bu­ra­daki insanlar ne tarımı ne de köpek dışında hayvan evcilleştirmeyi biliyordu. Eşitlikçi bir yapıda, kendilerine öz­gü yönetim biçimleriyle, sabit olmayan yerlerde, toprak e­din­me­den ya­şı­yor­lardı. Avrupalılar bu nedenle onları ge­liş­memiş ya­ratıklar olarak tanımladı; hatta hayvan statüsünde de­ğer­len­dir­diler. Çünkü be­yazlar için uygarlığın ispatı olan en basit öl­çü­te göre, insanlar tarımla uğraşmalı ve hayvan ye­tiş­tir­me­liy­di. Oysa Aborjinler’in hayatları bambaşkaydı. Aborjinler, yayı ve yay gibi mekanik enerji depolayan aletleri kullanmazlar ve bil­mezlerdi. Bunun ne­den­le­rinden biri belki de diğer kıtalarda ya­şa­yan vahşi hayvanların bu kıtada bu­lun­ma­ma­sıydı. Tiwi Hal­kı, Aborjin icadı olan Bu­me­rangı bile av için kullanma ge­re­ği duy­ma­mıştır. Av etinin yenilmesinde ve da­ğı­tıl­masında av­cı­nın kendisi söz sahibi de­ğil­dir. Bu pay­la­şımda yaşlılar ve ö­zel­likle yaş­lı akrabalar ön planda geir. Genelde de ka­yınbaba ö­nemlidir; çünkü avcıyı besleyip du­ran karısıdır. Av ürününü av­cı derlemiştir ama avcıyı yeniden üreten karısıdır. Ka­rı­sı­nı i­se kendi ana babası üretmiştir. A­bor­jinler kandaş kadınlarla i­lişkiye girmez ve onları temsil eden kendi totem hay­van­la­rı­nın e­tini de yemez. Ayrıca avcı avladığı hay­vanın etini de yemez. A­bor­jinler’de ba­banın erkek kardeşine baba, annenin kız kardeşi­ne ana denir. Yerliler hayat böl­ge­le­rine ‘annem’ der. Hamile bir kadın, hamile kaldığı yerdeki bir nesne veya canlı ile do­ğa­cak çocuğun ilişkisi olduğuna inanır. Doğan çocuk için bu bir kut­sal bağdır. Bu bağ bir toteme bağlılık değil, birlikte totem ol­ma gibi bir ilişkidir. Aborjinlerin dini inanışlarına göre Hayal Zaman denilen bir dönemde ruhlar toprağın üzerinde dolaşıp tüm hareketli hareketsiz varlıkları, ağaçları, taşları, nehirleri ve insanları yaratmışlardır. Bazı yorumlamalara göre toprak ve ba­rın­dır­dığı her varlık bütünüyle kutsaldır. A­bor­jinlerin çeşitli kabilelerinin insanlar, yı­lan benzeri yaratıklar, kaplumbağalar, or­man­da yaşayan hayvanlar, dingolar, tim­sahlar ve di­ğer sürüngenlerle ilgili çok sa­yı­da mitleri va­rdır. Ayinlerindeki şarkılar ve danslar a­ta­larının maceralarını anlatır. A­taları onlar i­çin tanrı gibi olmuştur. Ataları mucizeler ger­çekleştirir, toprağın altından ve ya ha­va­dan gidebilirler. Mitler, ilahiler ve ayinler A­borjin kabilelerinin erkeklerine ait gizli, mis­tik hikayelerle beslenir. Erkekler bil­gi­le­rini kendilerinden sonra gelenlere ne za­man anlatacaklarına kendileri karar verirler. A­vustralya’nın kuzey bölgesindeki Aborjin ka­bilelerinde kadınlar büyük öneme sa­hip­tir. Buna Yüce bereket Anası mitinde rast­la­na­bilir. Gökkuşağı Yılanı da bu bölgede ö­nem­li bir rol oynamaktadır. Geceleri ortalıkta dolaşan ve görülmesi mümkün olan kötü ruhlara da inanırlar. Bu ruhların sebeb oldukları hastalıklara karşı ruh kovucuların yardımına başvururlar. Ruh kovucular orta yaşlı ve yaşlı erkeklerdir. Ruh kovucu özelliklerini inannçlara göre tabiat üstü bir kaynaktan, atalarının hayaletlerinden veya ruhlardan özel bir şekilde almışlardır. Bu insanların kendilerini başka bir şeye dönüştürdüklerine veya görünmez ola­bil­dik­le­rine inanılırdı. Ayrıca yağmurun, gökgür­le­me­sinin meydana gelmesinin bunların elinde olduğuna dair bir inançta vardır. Aborjinlerin inançlarına göre rüyanında gerçekliği vardır. Uyku esnasında ruhun bedenden ayrılıp, diğre ruhlarla buluştuğu şeklinde bir inançları vardır.

    ABOSAM: (İlkel). Cape Coast Castl yer­­lilerinin inanışına göre şey­tan. Yılda bir kez ya­pılan bir törenle dışarı sürülme ritüeli yapılır.

    ABOUHALİMA: (Hıristiyan). Kel­da­ni­le­rin Hıristiyanlık inanç­la­rın­da dini ayinlerin yö­netimi ve umumi dualar için kullanılan on­altı kitaptan biri. Derleyicisi Eliya Ebu Halim el- Hadithi’nin bu isimle adlandırdığı kitaptır. Bkz. Keldaniler, Hıristiyanlık.

    ABOUK: (Mısır). Yağmur tanrısı Deng’in annesi. Mısır mi­to­lo­ji­sin­de Nil kıyısında ya­şayan Dinkalar’ın inanç sistemine verilen i­sim. Bkz. Deng, Mısır Dini.

    ABRA: (Türk). Altay Türkler’ine ait mi­to­lojilerde geçen timsaha ben­zer iki büyük ca­na­vardan biri. Yeraltı dünyasında, büyük bir denizde yaşar. Bahaeddin Ögel’in yaz­dı­ğı­na göre Anohin şöy­le anlatır; ‘yeşil bir ku­maş­tan yapılmış ve örgülerle süs­len­miş Ab­ra, şa­manın elbisesine asılırdı. Abra’nın başı puhu tüy­le­ri ile süslenirdi, gözü parlak bakır düğmelerle yapılır ve dört a­yağı ile çatallı kuyruğu ise, ortaya çıkartılmaya gayret e­di­lir­di. A­yakları genellikle kırmızı ku­maşlardan seçilen yamalarla ya­pı­lırdı. Bun­lara, örülmüş 9 püskül ilave edilirdi. Şa­man­‘­ın el­bi­se­sinde aynı zamanda Erlik’in bir sem­bo­lüde olurdu. Abra’nın in­sanların ko­ruyucu ruhu olduğuna inanılırdı. Du­a­lar­da ‘ba­bam, sa­hibim, Ay Abram ‘diye hitap e­dilirdi. Bkz. Erlik, Türk Dini, Şaman.

    ABRAHAM (ANTALYALI): (Hıristiyan). İsa’nın tanrılığını inkar eden İbrahimier (Abrahamiyen) mezhebinin kurucusu. (M. S. IX. yy. ).

    ABRAHAM (POLİTSİN): (Hırıstiyan). Rus keşişi. Ölümü. M. S. 1616. Ateşli mektuplarıyla Rusların Polonya istilasını püskürtmelerine yardım etti. Moskova yakınarındaki Teslis manastırını Polonyalılara karşı savundu (M. S. 1613). Bu olayı anlatan bir eser bıraktı.

    ABRAHAM A SANTA CLARA: (Hırıstiyan). M. S. 17. yy. ‘ın meşhur hatiperinden Johann Ulrich Megerle’nin keşişlik ünvanı. Türkler’in Viyana kuşatması sırasında saray vaftizcisiydi. Halkın savunma gücünü artırmak için büyük gayret sarfetmiştir. Vaazarından başka elli kadar dini eseri ve yorumu vardır.

    ABRAHAM A SANTA CLARA: (Hı­ris­ti­yan). M. S. 17. yy. ‘ın meş­hur ha­tip­lerinden Jo­hann Ulrich Megerle’nin keşişlik ün­­va­nı. Türkler’in Viyana kuşatması sıra­sın­da saray vaf­tizcisiydi. Hal­kın savunma gü­cünü ar­tır­mak için büyük gayret sar­fet­miş­­tir. Vaaz­la­rından başka elli kadar dini e­se­ri ve yorumu vardır.
    ABRAHAM BAR HİYYA: (Yahudi). M. S. 1065- M. S. 1136. Ab­ra­ham Bar Hiyya Ha­nasi. Yahudi düşünürü, filozof, astrolog, a­st­­ronomi ve matematik bilgini. Kitapları İb­ranca yazılmış ilk bilimsel ve felsefi e­ser­ler arasında yer alır. Yahudi inancını bilim ve felsefe ile uyuşturmaya çalıştı. Bazı kay­nak­larda Arapça bir kavramın değişikliğe uğ­ramış biçimi olan Savasorda adıyla da a­nılmış olması, Barselona’daki müslüman yö­netim sırasında i­da­ri bir görevinin ol­du­ğu­­nu göstermektedir. Arapça’dan La­tin­ce ve İb­ranca’ya yaptığı çeviriler yanında özgün e­serleri de var­dır. Türünün İbranca’daki ilk ör­neği olan bİlimsel an­sik­lo­pe­di­si ve Hib­bur Ha-Meshihah ve Ha-tishboret (ölçüm ve he­sap­la­ma üzerine inceleme) adlı ma­te­ma­tik kitabı özgün eser­le­rin­den­dir. M. S. 1145’de Li­ber Embaradum adıyla La­tin­ce’ye çev­ri­len Hibbur, Batı Avrupa o­kul­la­rında okutulan baş­lı­ca ders ki­tap­ları arasına girdi. Yazdığı ö­nem­li kitaplardan felsefi bir in­­ce­le­me olan He­nogha-Nefesh Ha Azuva, Me­ditation Of The Sad So­ul (Kederli Ru­hun Düşünceye Dal­ması) adıyla İngilizce’ye çev­­rilmiştir. Ki­tap­ta iyinin ve kötünün do­ğa­sı, ahlaki dav­ra­nış ve pişmanlık gibi ko­nulara eğilen Ab­ra­ham bar Hiyya, Megillat ha­-megalleh adlı kitabında da, mesih çağına ait keha­net­lerde bu­­lunması iddiasını ta­şı­yan, astrolojiye da­ya­lı tarih görüşünü ö­zetlemiştir. Bkz. Astroloji, Yahudilik.

    ABRAHAM BEN ELİEZER HALEVY: (Yahudi). M. S. 1450- 1­5­3­0. İspanya’da ya­şa­mış kabalacı. Massoreth hachochmah (Bil­­ge­liğin Geleneksel Biçimde Ak­ta­rılması) adlı eserin yazarı. Bkz.Kabala, Ya­hu­dilik.

    ABRAHAM- BEN MEİR ABEN EZRA: (Yahudi). İbn’Ezra. M. S. 1092’de Toledo’da doğmuş olan ünlü bir İspanyol Rabbi. Roma’dan veya Rodez’den kendi ülkesine yolculuk yaparken M. S. 1167’de öldü. Felsefede, astronomide, tıpta, şiirde, dilbilimde ve Kutsal Kitab’ın tefsirinde çok iyi idi. Bilge, Ulu, Takdire Değer, Doktor olarak da adlandırılır. Yahudiler üzerindeki problemlerden dolayı kendi topraklarını terkederken, Avrupa’nın büyük bölümünü, Mısır’ı ve Filistin’i dolaştı. Roma, Londra, Narbonne, Mantua, Verona ve Rodez ziyaret ettiği yerlerden bazılarıdır. Asıl çalışması hemen hemen tam olan Kutsal Kitaplar üzerine yorumlarıdır, sadece Pentateuch kitapları kayıptır. Aben Ezra Hahamlara ait kinayelerden ve Kabalistik aşırılıklardan kaçınarak Kutsal Kitapların yalın taraflarını ele alır, fakat yine de Yahudi geleneklerine sadık kalır. Bu, bazı yazarlara göre, rasyonalizmin sınırlarında olan bağımsız bir eleştiriyi uygulamaktan onu alıkoymaz. Ancak onun diğer çalışmaları Kabalistik görüşleri kapsar. Yasa’nın Gizleri’nin Kitabı, Harflerin Şeklinin Gizemi, Sessiz Harflerin Muamması, İsimin Kitabı, Kutsal Lisanın Dengesinin Kitabı, (Lisanın) Saflığının Kitabı, bu tür çalışmalarının en önemlileridir. Bunlar onun yolculukları sırasında yazılmıştır ve onun dış koşullarının kararsızığını yansıtır. Bkz. Pentateuch, Kabala.

    ABRAHAM BEN SAMUEL A­BUL­FA­İA: (Yahudi). M. S. 13. yy’ın bü­yük mistik seferadı ve vecdi kabalanın en ö­nemli tem­sil­cisi. 20 ya­şın­day­ken mitik Sam­batyan neh­ri­ni keşfedip orada ya­şa­dı­ğı­na i­na­nılan on kabileyi görmek için İs­pan­ya­‘dan ayrıldı. İtalya’da i­ken felsefeye yö­nel­di, daha sonra Kabala’ya döndü. Harf­le­rin gi­zem­li anlam­la­rını ve kelimelerin Ge­mat­ria’daki eş an­lam­la­rı­nı anlamaya çalıştı. Bun­ların çeşitli bi­leşimlerinin, yaratılışın güç­­lerin bünyelerinde topladığına i­na­nı­yor­du. Abulfaia, münzevi bir ha­yat yaşadı ve tan­rı’nın kendisine gö­rün­dü­­ğüne inandı. Da­ha sonra Mesianik dö­ne­min M. S. 1­2­9­0’­da baş­layacağını savunarak Papa Nicholas III’ü Ya­hudiliğe da­vet etti. Papa Abulfaia’yı tu­tuk­lattırarak Roma’ya getirtti. Pa­pa’­nın aniden ölmesi üzerine kendisini bekleyen ağır bir ce­za­dan kurtuldu. Daha sonraları gez­gin bir hayat süren Abulfaia, ken­di ka­ba­lizmini, mistisizmi ras­yo­nellikle bir­leş­ti­ri­ci olarak gö­rür ve gizemci eğilimler ta­şı­dı­ğını iddia ettiği Mai­mo­ni­des’in fe­l­se­fe­si­nin mantıksal devamı olarak yorumlar. Abulfaia’nın Ka­balizm’i daha son­ra­ları 16. yy. ‘ın Safed ekolü’nün Ka­ba­liz­mi’­nin te­mel­lerinden biri oldu. Bkz. Gematria, Kabala, Me­si­a­nik, Safed, Saferad, Sam­bat­ya, Maimonides.

    ABRAHAM BİN DAVİD HALEVİ: (Yahudi). Ö. M. S.1180 . Yahudi düşünürü. Endülüs’te yetişti. Aristoculuğu izledi.

    ABRAHAM EL ELEASAR: (Yahudi, Simya). Çok eski Chymik E­ser adlı simya e­serinin yazarı. Mitik simyacılardan biri. Ki­­tabı 17. yy’dan kalmadır ve Tabula s­ma­rag­dina’nın o­lu­şu­mu­nu anlatmaktadır. Bkz. Ta­bula Smaragdina, Simya.

    ABRAHAM GEİGER: (Yahudi) . M. S. 1810- M. S. 1874. Re­for­mist Yahudi ve İs­la­miyatçı. Mendelssohn’un fikri ta­kip­çi­le­rin­den biri olan Abraham Geiger Sina ka­y­naklı değişmez vahiy an­la­yışına karşı, ge­liş­me gösteren vahiy anlayışını sa­vun­muş­tur. G­eiger’e göre vahiy, bilimsel keşifler ve akıl sahibi insanların bu­luşları ile sürekli ye­nilenmektedir. Tevrat şekli gelişmelerin bir kaydıdır fakat birçok yönlerden önemini yi­tirmiştir. Tev­rat’’taki mucizevi hikayeler bu­gün için ilkel mitolojilerdir. Klasik va­hiy an­layışından farklı vahiy anlayışına göre va­hiy insanla tan­rı arasındaki olağanüstü bir i­letişim değildir. Vahiy insanın iç­görü sez­gi­sidir. Almanya’nın Weisbaden şehrinde ha­hamlık yap­mış olan Geiger, ‘Muhammed Ya­hudilikten Ne Aldı?’ ko­nu­lu teziyle, Ku­r’an ile Kitabı Mukaddes’in münasebeti üzerine dok­tora yapmıştır. Kürşad Demirci Geiger’i Reformist Ya­hu­di’­li­ğin gerçek ku­ru­cusu sayar. Bkz. Yahudilik, Kitab- Mu­kad­des, Mendelssohn.

    ABRAHAM İBN DAVUD: (Yahudilik). M. S. 1110- M. S. 1180. İs­panya’da yaşamış Ya­hudi filozof ve kelamcıdır. Ma­i­mo­ni­e­des’­le aynı çağda yaşayan Abraham İbn Da­vud, Maimonides’in gör­mezden geldiği ha­ber­lerin içeriğini, felsefi ve tarihi ba­kım­dan inceleyip yorumlamıştır. Arap harfleriyle İbranca olarak yaz­dığı ‘Ha-emunah Ha-ramah’ isimli felsefi eserinin ‘Rabbani Ge­lenek’ bölümünde Tevrat’ın sahihliğini is­pat­lamaya ça­lış­mış­tır. Tevrat’ın sahihliği ko­nusunda kendini tatmin eden akli de­lilleri sı­raladıktan sonra, Rabbani gelenekte şüphe i­çeren ri­va­yetleri ele almıştır. Abraham İbn Davud’a göre Tevrat kendi dö­nemine kadar gü­venilir nakilciler tarafından nak­le­dil­miş­tir. Bkz. Maimonides, Yahudilik.

    ABRAHAM THE JEW: Bkz. Abra-Melin.

    ABRAHAM VON WORMS: (Yahudi, Büyü). M. S. 1387 yılına ait bir bü­­yü ki­ta­bı­nın yazarı. 1458’de Almanca olarak ‘Büyük Mısır Va­hiyleri’ veya ‘Yahudi Abraham von Worms’un Kutsal Ka­ba­la ve Elohim Ta­­ra­fın­dan Tebliğ Edildiği Üzere, Çok Eski Tan­­rı­sal Bü­­yü ve Şaşırtıcı Olaylardaki Ha­ki­ki Uy­gulaması’ başlığı al­tın­da ya­yın­lan­mış­tır. Bu kitabın birinci bölümünde Worms oğ­lu La­mes­c­h’e büyüsel ay­dın­lan­ma için tavsiye­ler­de bulunuyor. İ­­kin­ci bö­lüm­de büyü madde­le­ri­nin tanımlanması, üçüncü bö­lüm­­de de bunların uygulanmasını ya­zar. Woms’un bu bilgileri Ab­­ra­melin a­dın­daki Mısırlı bir büyü­cüden öğrendiği söy­lenir. Bkz. Büyü, Yahudilik, Elohim, Ka­bala.

    ABRAHAM: Bkz. Hz. İbrahim.

    ABRAHAMİYEN: (Hıristiyan). Ab­ra­ha­mit. İnançları Pa­u­i­la­nist­ler’inkine ben­ze­yen IX. yy. Suriyeli heretikler. Araplar ta­ra­fın­dan Braşiniyyeh olarak adlandırılırlar. Antioch’lu (Antalyalı) Ab­rahama’a izafeten bu adı almışlardır. Ayrıca M. S. 1600’e doğru Si­bir­ya’da kurulan, kilise ve dini ayinleri red­de­den mezhep. M. S. XVIII. yy’da da Pey­gam­ber Hz. İbrahimin dinine girdiklerini söy­le­yen ve yanlız Alah’ın birliğini kabul eden Bo­hemya köylüleri; Bo­­hemyalı deistlere verilen isimdir. Tes­lisi reddederler. Asli günahı kabul et­mez­ler. Bohemya’da tolerans gösterilmesi terk edilmiş ve M.S.1783’ de 2. Josef ta­ra­fın­dan T­ran­sil­van­ya’ya sürgün e­dil­miş­ler­dir. Bunun üzerine bazıları Katolik ol­muş­lar­dır. Bir kıs­mı halen Bohemya’da dini i­nanç­larını sür­dür­mektedirler. Diğer taraftan İ­kon­cu a­zın­lığın yeniden ihyasında Ka­to­lik­ler ta­ra­fından dış­lan­ma­ya maruz kalan Bizans İmp. T­hepilos dö­nemindeki gurup. Bu dönemde İs­tanbul’daki manastırları A­ziz Abraham’ın ma­­nas­tırı olarak adlandırılmıştır. İmparator on­­la­rı kutsal imajlar kül­tü (holy images)’ne inanmaları için u­yar­dı­ğında red­det­miş­ler ve ölümü seçmişlerdir. Bkz. Pa­u­i­la­nist­ler, De­i­zm, Teslis, İkonculuk, Kutsal İmajlar Kül­tü, Katolik.

    ABRAKADABRA: (Roma, Yahudi, Ok­kül­tizm). M. S. 3.yy’da Roma’da meş­hur olan ve sihire ilişkili olarak kullanılan bir kav­­ram. Has­ta­lık­ları iyileştirdiğine inanılır. Ya­­hudi gizemciliğinde, Kabala’da da ve­rilen bu sözcük üçgen şeklinde yazılırdı. Ok­kültizm’e göre sembolik bir değer ta­şı­mak­la beraber telleffuz yöntemine bağlı o­la­rak bir tesir gücne sahip olabilir. Bu i­fa­de­nin seslendirme biçimini bilen, İmparator Se­verius’un bilgilerinden Quintus Se­re­nus­‘­un M. S. 3. yy’da birçok hastayı bu yolla i­yi­leştirdiği bazı kayıtlarda yer almaktadır. Ba­zı araştırmacılar tarafından Kabala kay­nak­lı kabul edilen bu kavramın oluşumunda farklı görüşler vardır. Bazı araştırmacılara gö­re İbranice ‘ ölünceye kadar, seni şa­şır­ta­cak herşeyi at’ anlamındaki ‘abreg ad hab­ra’ deyiminden gelmiştir, teslis’in Hı­ristiyanlıktan önce de var olduğnu ileri süren ba­zı araştımacılara göre de İbranice ‘ab’ (ba­ba), ‘ben’ (oğul), ‘acadesh’ (Ruhül Kudüs) kelimelerinden türemiştir. Bazı a­raş­tırmacılara göre ise Gnostik inançları men­suplarının tanrılarından Abraksa’ın a­dından gelmiştir. Bkz. Beş Köşeli Yıldız, Ses Majisi, Kabala, Abraksas, Ruhül Ku­düs, Gnostisizm.

    ABRAKSAS: (Gnostik). Abrasaks. Ab­ro­sax. Abrasaks. Anguipede. İs­ken­de­ri­yeli G­nos­tik Basilides’in ileri sürdüğü 365 ruh a­le­minin özeti; bü­yü ve sihir literatüründe sık­ca rastlanan söz. Nag Hammadi me­tin­le­rin­den Adem’in Vahyi’ne göre Adem’e va­hiy getiren ve ay­rıca inananları ateş fe­la­ke­tin­den kurtarmak üzere yeryüzüne ge­len üç i­lahi elçiden biri. Bu kavramın gücünün ye­di harfine da­yandığı söylenir. Ayrıca Yunan harf­lerinin bir sözcük sayılan di­zimi. Es­ki­den büyülü nitelik taşıdığı inancıyla mus­ka­lara, na­zarlık veya değerli taşar üzerine ya­zılırdı. M. S. 2.yy.’da mad­deyi kötülük, ruhu iyilik olarak gören ve kurtuluşun ba­tı­ni bil­gi ya da gnosis yoluyla geldiğine i­na­nan gnostisizim ve du­a­lizm inancına bağlı tarikatların bir bölümü Abraksas’ı ki­şi­leş­tir­diler ve Bazı zaman güneş tanrısına ta­pın­may­la da ilgisi o­lan bir kült başlattılar. Ke­za Basilides, Abraksas’ı yüce tanrı, kut­sal ya­ratıkların kaynağı ve her biri yılın bir gü­nü­ne karşılık dü­şen 365 ‘gök’ ya da ya­ra­tı­lış çemberinin tümünün yöneticisi say­dı. Ley­de’de bulunan tomar halindeki iki dilde ya­­zılmış ve İsis’i anlatan düş tabletinde ge­çen bir yüzükte ‘ken­di kuyruğunu yiyen bir yılan, yılanın ortasında iki yıldız ta­şı­yan bir hi­lal ve üstünde Abraksas adında bir güneş ka­zınmış’ a­kik taşı vardır. Mitra’nın ad­la­rın­dan biri olduğuna da inanılır. Bkz. A­de­m­‘in Vahyi, Gnosis, Gnostik, İsis, Nag Ham­­madi, Tılsımlı Taşlar, Üç­yüz­alt­mış­beş, Du­alizm, Yahudilik, Ökkültizm.

    ABRAM POJAK: (Hıristiyan). Bağımsız Hıristiyan mezheplerinden olan İsa Mesih İm­paratorluk Kardeşliği mezhebini kuran kişi. 1900 yıllarında Rusya’da doğmuş, 19­6­3’de Möttlingen’de ölmüştür. Almanya’ya göç ettikten sonra Hıristiyan­lı­ğa ilgi duy­muş ve Hıristiyan olmuştur. 19­35’de Ku­düs­‘te ‘ Yahudi- Hıristiyan Bir­li­ği’ ni kur­muş ve hareketi Avrupa’ya ta­şı­mış­tır. Bkz. İ­sa Mesih İmparatorluk Kar­deş­liği, Hıristiyanlık.

    ABRA-MELİN: (Yahudi). Abraham The Jew. Mageli. Wur­x­bur’lu Yahudi. Yahudi Ab­raham diye de bi­li­nir Kabbala uz­ma­nıy­dı. Sihirli işler yapar ve sihrin kendisine melekler ve cinler ta­ra­fından öğretildiğini söy­lerdi. Cinleri nasıl ehlileştireceğini, na­sıl iş gördürebileceğini, onlar vasıtasıyla nasıl bü­yü ya­pı­la­ca­ğı­nı iddia ederdi. Abra Me­lin­‘­e göre yeryüzündeki herşey me­lek­le­rin em­ri altında cinlere yaptırılmıştır ve herkesin bir meleği ve cini vardır. Büyüsünün te­me­li­nin Kabbala olduğunu söy­le­miş­tir. Cons­t­a­nce Konsülü’nden 23. John’a büyüleriyle yar­dım et­tiği söylenilmektedir. Büyüleri 3 ki­taptan oluşan ‘Büyücü Ab­ra Melin’in Kut­san­mış Büyüsü’ adlı bir koleksiyonda top­lan­mış­tır. Bu koleksiyonun Fransızca yaz­ma­ları orjinal İbranca metinlerin M.S. 18. yy’da çevril­me­siy­le oluşturulmuştur. Büyüsü sa­yı­lar ve gizli isimler üzerine kurulmuştur. Süley­man pey­gam­ber’in mührüne benzer bir büyü gücüne sahip olduğu söy­le­nil­mek­tedir. Büyülerinin hemen hemen hepside astrolojik gözlemlere dayanmaktadır. Bkz. Ya­hudilik, Kabala, Bü­yü, Constance Kon­sü­lü, Melek, Cin, John XXIII.

    ABRASAKS: Bkz. Abraksas.

    ABRİTSKİL: (Kafkas. Abhaz). Abriskil. Abhazlar da mitolojik destan kahramanı. Bu destanın derlenmesi Bagrat Şınkuba’ya a­ittir. Abritskil öyküsü Nart destanlarında ol­duğu gibi müzik eşliğinde söylenmez. Şar­kı biçiminde söylendiğine şimdiye kadar rast­lanmamıştır. Bu destan kahramanı, dav­ra­nış biçimi olarak insanlara çok daha ya­kın­dır. Tanrılara baş kaldıran bu tür kah­ra­manlar Kafkas mitolojisinin diğer dillerde söy­lenmiş destanlarında da bulunmaktadır. Ab­ritskil Nart Destanlarından daha genç ve da­ha farklı bir motif olmasına rağmen, tan­rı­lara baş kal­dır­ma açısından Sosrıkua ve Nesren Jak mo­tif­leri ile büyük bir ben­zer­lik gösterir. Öte yandan Gürcü’lerin ‘­A­mi­ran’ adlı destan kah­ra­manına da benzer. Ab­ritskil düzeni bir top­lu­mun kahramanı de­ğildir. Bu düzensiz ortam onun kişiliğini o­luşturur. Yukarıda an­la­tılan kahramanlar ve tasvirler kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğında Adiğe ve A­ba­zin destanlarındaki Sos­rıkua, Nesren Ja­k­‘­e, Abhaz kahramanı Abritskil, Gürcü kah­ra­ma­nı Amiran çok ben­ze­şir. Bu kah­ra­man­la­rın hepsinin Antik Grekteki paraleli P­romet­heus’tur. Bu motifin Kafkasya’dan An­tik Yunan’a geçtiği söylenir. Greklerin son­radan bu kültürü benim­se­dik­le­rini sa­vu­nan­ların başında V. F. Miller, Asker Şor­tan­by, Şalwa Yinalipa, buunmaktadır. Gür­cü yazarı Akakiy Çereteli Yunan Mi­to­lo­ji­sinde iş­lenen bu motifler için, ‘bunlar bizim ta­­raf­ların, Kafkasların öz evladıdır’ demek­te­dir. Ab­haz edebiyatında ‘Abritskil’ motifi pek çok kez işlenmiştir. Bu konuyu işleyen en ün­lü yapıtlar M.S. 1910’da yayınlanan bir Dır­mıt Gulya Şiiri ile Bagrat Şınkuba’nın Po­ezyası’dır. Abritskil Abhazların mit­o­lo­ji­le­rinde bugün bile yaşamaktadır. Bkz: A­mi­ran, Nesren Jak, Prometheus, Sosrıkua.

    ABROSAX: Bkz. Abraksas.

  6. #6
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ABRUZ: (Zerdüştlük). Kir­man Zerdüştileri tarafından Vohuman Mah’ta kutlanan bir bayram. Bu bayramın özü Avesta’daki bir met­ne dayanır ve Barsom dallarının top­lan­ma­sı ve topluluktaki herkesin katkıda bu­lun­masından oluşur. Bkz. Zerdüştlük, A­ves­ta, Vo­human Mah.

    ABSALOM LOCASI: (Masonluk). Al­man­ya’da kurulan ilk mason locası. Bkz. Ma­son­luk.

    ABSİD: (Hırıstiyan). Kiliselerde mihrabın bulunduğu koro kısmının arka tarafında yuvarlak ve taşkın olarak yapılmış çıkıntılı kısım. Kudüs’e yöneliktir. Bazı kiliselerde birden fazladır. Camilerdeki mihraba tekabül eder.

    ABSOBHYA: (Hint). Toprak Buddha’sı. Beş Buddha’dan ikincisidir. Bkz. Buddhizm, Dhayani Buddha.

    ABSOLUTE: (Din Felsefesi). Din fel­se­fe­sin­de nihai gerçek, mutlak hakikat, tanrıyı ifade eden kavram. B­k­z. Din Felsefesi.

    ABSOLUTİON: (Hıristiyanlık). Ab­so­lüs­yon.Hıristiyanlık’ta günahların affedilmesi. Pa­pazlar tarafından gerçekleştirilen bu dini af, tanrı adına yapılmaktadır. Bkz. En­dü­li­jans.

    ABSTAİNERLER: (Hıristiyan). En­c­ra­ti­ler. Hıristiyanlığın erken dönemlerinde ku­ru­lan gnostik bir mezhep. Bu mezhepe göre han­gi can­lıdan olursa olsun et yemek ya­sak­tır. Şa­rap içmek ve evlenmek de yasak o­lan dü­şünceleri arasındadır. Komünyonda şa­rap ye­ri­ne su kullanırlardı. Ayrıca A­dem­‘­in gü­nah­tan kurtarıldığını ve İsa’nın hakiki ce­­se­di­nin ol­madığını ileri sürerlerdi. En meş­hur mün­te­sibi Tityanusdu. Bkz. Tit­ya­nus, Hıristiyanlık, Komünyon, Gnostik, M­e­z­hep.

    ABSTİTENZ: (Genel). Ka­çın­­ma, içtinap etme. Özellikle Hıristiyanlığa ait bir kav­ram olmasına rağmen birçok dinde ruhsal yük­­­selişi sağlayabilmek için yasak olmayan haz ve zevklerden uzak durma, kaçınma ha­lini anlatır. Bkz. Asketizm.

    ABSYNTHİUM: (Büyü). Orta çağda Av­ru­pasın’da hayaletleri kovduğuna inanılan, fa­kat bugünkü verilerle hangi bitki olduğu bi­linmeyen bir bitki. Bkz. Büyü.

    ABSYRTOS: (Yunan). Yunan mitlerine gö­re Kol­k­hi (Gürcü) kralının oğlu ve Me­­dea’nın kardeşi. Bkz. Medea.

    ABŞALOM: (Yahudi). Absalom. M. Ö. 1020. İsrail ve Yahuda kralı. Davud’un ü­çün­cü ve en sevdiği oğlu. II. Samuel’in baş­larındaki çizilen portresine bakılırsa, Abşalom’a Kitabı Mukaddes’in Alkibiades’i de denilebilir. Adı ilk sefer tecavüze uğ­ra­yan kız kardeşi Tamar’ın öcünü almak için, Davud’un büyük oğlu olan Ammon’u öl­dür­me­si dolayısıyla geçer. Bu yüzden sürgüne gön­derildi ise de Yoab’ın yardımıyla ba­ğış­lan­dı. Davud’un ölümünde kimin tahta çı­ka­ca­ğı konusundaki kararsızlık nedeniyle a­yak­lanma başlattı. Davud Kudüs’ü ve k­ral­lı­ğı­nın önemli bir böümünü Abşalom’a bı­ra­ka­rak Ürdün’e kaçtı. Yoab tarafından öl­dü­rül­dü. Bkz. Davud, Kudüs, Yahudilik, Ki­tab-ı Mukaddes.

    ABU CİRAP: (Mısır). Abu Gurab olarak da yazılır. Mısır’da, Ab-ı Şir’in 1. 5 km ku­ze­yinde, Sakkara ve Gize arasında ar­ke­olo­jik bölge. 5. sülale döneminde (M. Ö. 2465- M. Ö. 2325) yapılmış iki güneş tapınağının bu­lunduğu yer olarak tanınır. 5. n ilk evresi, güneş tanrısı ra’ya tapınmanın a­lı­şılmışın dışında bir ağılıkla vurgulandığı bir dönem olması bakımından önem taşır. Dö­nemin kitabeleri altı güneş tapınağının in­şa edildiğini kaydeder, ama yanlızca fi­ra­vun Userkal’ın ve firavun Neuserre’in tapınakları ortaya çıkarılmıştır. Bkz. Ra.

    ABU İLANİ: (Sümer). Sümer kökenli, Ba­bil tanrısı Anu’nun isimlerinden biri. Tan­rı­la­rın babası anlamına gelir.
    Bkz. Anu, Sü­mer Dini.

    ABU KAAN: (Türk). Altay Türkleri’nin kut­sal saydığı bir dağ. Bkz. Türk Dini.

    ABU KUBAYS DAĞI: (Genel). Adem’in gömülü olduğuna inanılan dağ. Bkz. Adem.

    ABU RİM: (Harran). İbn’ur- Rim. Har­ran­lı­ların tanrılarından. Bazı araştırmacılar bu­nu Hz. İbrahim ile ilişkilendirirler. Şinasi Gün­düz ise Ay tanrısı Sin ile ilişkilendirir. Bkz. Harran, Sabiilik, Hz. İbrahim.

    ABU SİMBEL: (Mısır). Abu Sunbul o­la­rak da yazılır. Mısır firavunu 2. Ramses’in yap­tırdığı iki tapınağın bulunduğu yer. Bkz. Mısır Dini.

    ABU: (Sümer). Ab-u. Sümer tanrısı En­ki’nin has­ta olan organlarından birini i­yi­leş­tir­mesi i­çin Ninhursag tarafından yaratılan bir tanrı. 300 dizelik Sümer metinlerinden Enki ve Nin­hursag adlı metinlerde geçen mit­te; Nin­hur­sag’ın eşini (Enki’yi) iyi­leş­tir­mek için kullandığı bir bitkidir. Ot­ların bü­yümesinin babasıdır. Mısır i­nanç­la­rında da çömlekçi tanrı Hunum’un ta­pı­nağı. Yu­nan­lı­lar­ca E­le­fan­tine diye anılır. Hindistan’ın O­lim­pos’u olarak da ad­lan­dı­rı­lan, Ra­jas­tan­‘­da­ki dağ. Ü­zerinde Cay­nist­le­rin tapınakları bu­lunur. Bunlar arasında Dil­wara tapınağı ol­dukca il­gi çekicidir. Bkz. Nin­hursag, Ab- u. Hu­num, Dilwara, Hin­du­izm, Sümer Dini, Mı­sır Dini.

    AB-U: Bkz. Abu.
    ABUK: (İlkel, Afrika). Afrika top­lum­la­rından Dİnkalarda meydana gelen ilk kadın ve ana tanıça. Kadınların ve bahçelerin tan­rı­çasıdır. Küçük yılanlar simgesidir.

    ABULLUNİYUS: Bkz.Apollonios.

    ABUNA: (Hıristiyan). Hıristiyan ge­le­ne­ğin­de Habeşistan kilisesi mensuplarına ve­ri­len ad. Osman Cilacı başpiskoposlara ve­ri­len ad demektedir. M. S. VI. yy.’dan beri bu kilise başpiskoposları beratlarını İs­ken­de­riye Patrikliğin’den almaktadır. Kel­da­ni­ler­de de papazlara saygı ifadesi olarak ve­ri­len isimdir. Bkz.Hıristiyanlık, Keldaniler.

    ABUNDANTİA: (Roma). Roma İm­pa­ra­tor­luğ’u zamanında sikkelerde temsil edilen bol­luk tanrıçası. Bkz. Roma Dini.

    ABUNDİUS: (Hıristiyan). Hıristiyan a­ziz­le­rinden bazılarına verilen isim. Bkz. Hı­ris­ti­yanlık, Aziz.

    ABÜ DANE: (İslam). İslam mistisizmi ta­sa­vvufa göre hırsın ve tamahın kötülüğünü, züh­tün ve kanatin faziletini dile getiren, bir lokma bir hırka anlamına gelen bir deyim. Ayrıca mukadder olan rızk, herkesin kıs­me­ti­ne düşen ekmek ve su. Bkz. Ta­sav­vuf, Cü, Kıl­let.

    ABYDOS: (Genel). Mısır dilinde abdu, Kıpt dilinde ebot, bugün el-arabat, el med­fu­ne. Eski Mısır’ın en önemli arkeolojik a­lan­la­rın­dan biri olan kutsal şehir. Nil’in ba­tı­­sında, el-balyana yakınındaki bu alan ön­ce­leri ilk iki nekrapolü, sonraları da Osiris’e tapanların hac merkeziydi. Bkz. Mı­sır Dini, O­siris.

    ABZAR İYASE: (Türk). Kazan Ta­tar­la­rı­nın inançlarına göre evin avlusunda, ahırda ve­ya bahçede yaşadığına inanılan ruh. İn­san­ların gözüne uzaktan uzağa, insan kı­lı­ğın­da veya farklı hayvan kılıklarında gö­zü­kür. Ev hay­van­larından bazılarını sever. Sev­mediği hay­vanları öldüreceğini dü­şü­ne­rek insanlar o hay­vanları hemen satmayı ter­­cih ederler.

    ABZU: (Sümer). Apsu. Engufda. Sümerler’de deniz, dip­siz derinlik ve su tanrısına verilen isim. En­ki’nin evi. Yeraltı suları tanrısı. İlk in­san­lar hayatın normal gelişimini mev­sim­ler­de izlemişler, doğum-ölüm döngüsünü yer­altı su­larına bağlamışlardır. Yeraltı su­la­rı ilk­ba­har­da bütün doğaya canlılık verir, ya­zın gök­le­re doğru yükselirler, sonbaharda ye­niden in­sanın yaşadığı toprağa düşerler, kı­şında top­rağın altındaki yerlerine dö­ner­ler. Bu dön­gü her yıl tekrarlanır. Su mev­si­mi gelince do­ğa­yı her yıl canlandırır. Bu yüz­den Abzu can­landırıcı tanrıdır. Babil’in son­suz çukuru; yer­yüzünü kuşatan ve çev­re­leyen sular an­la­mı­nada gelir bu kavram. Babil mitolojisine gö­re tanrılar şeker, tuz ve ko­kulu suların ka­rı­şımından meydana geldi. Yer­altını saran Ap­su ise dereler ve kaynak su­­lar meydana ge­tirerek yeri delmeyi ba­şar­dı. Tanrıların doğuşu sonrası Apsu onların gü­­rültüsünden rahatsız olarak Tiamat’a şi­ka­yet etti. Bu şi­ka­yet sonrası tanrılar a­ra­sın­da savaş çıktı, sa­va­şın sonunda Tiamat öl­dü. Bkz. Tiamat, Enki, Yaratılış, Sümer Di­ni, Babil.

    ABZU’NUN TAPINAĞI: (Sümer). E-Ab­su. Enki’nin Eridu’daki tapınağına ve­ri­len i­sim. Bkz. Enki, Sümer Dini.

    AC YANTO: (Maya). Maya tanrılarından bi­­ri. Beyaz adam da denilir. Bkz. Maya Di­ni.

    ACA EKAPAD: (Hint). Hava tan­rı­la­rın­dan. Bu tanrının Hint mitolojisindeki yeri ve ö­ne­mi fazla değildir. Genellikle Ahi bud­hnya ile birlikte görülür. Bir yerde ba­ğım­sızdır (Rig. X, 65: 13). Öte yandan baş­ka bir yerde (Rig. X, 66: 11) okyanus, ne­hir, hava, taşkın sel­ler­le birlikte görülür. Bur­da Ahi budhnya ile özdeşleştirilmiştir. At­harvaveda’da (XIII, 1: 6) Aca ekapad’ın iki dünyayı güçlendirdiği söy­lenir. Yaska’ya gö­re Aca ‘süren, önüne ka­­tıp götüren’ dir. İ­kisi birlikte ‘tek ayağıyla sü­ren’ veya ‘tek a­yağıyla önüne katıp götüren’anlamındadır. Bi­çim ve işlev yönünden yoruma açık olan bu tanrı, Bazı bi­lim adamlarına göre ‘tek a­yak­lı keçi’ dir. Aca keçi anlamına da gelir. Bazılarına göre ise ‘doğmamış olan tek a­yak­lı­‘­­dır. Aca, doğ­ma­mış anlamına da gelir. Baş­ka yorumlarda vardır fakat akla en ya­kı­nı olanı, ‘hortum fırtınası’ gibidir. B­ha­ga­vad­gita, X, 66: 11’de Ahi budhanya ile öz­deş­­leştirilmeside yılansal bir biçiminde ol­du­­ğu düşünülür. Bkz. Ahi Budhnya, Rig­ve­da, Hinduizm.

    ACACALLİS: (Yunan). Yunan mi­t­le­rine göre Minos’un kızlarından biri. Hermes ve Apollon bu kıza gönül vermişlerdi. Bkz. Yunan Dini, Hermes, Apollon, Minos.

    ACALA: (Çin). Çin’de yemek artıklarıyla bes­lendiğine ve pislikleri de ateşle yok et­ti­ği­ne i­na­nılan savaş tanrısı. Tibet dilindeki Po­indola adı Çince’ye Acala (devinimsiz) o­la­rak çevrilmiştir.

    ACAMAS: (Yunan). Yunan mitlerine gö­re Thesus ile Phedre’nin oğlu. Bkz. T­he­sus, Phedre, Yunan Dini.

    ACAN: (Maya). Maya inançlarında şarap tan­rısı. Bkz. Maya Dini.

    ACARİ: (Türk). Türkistan’da 10. yy’dan i­ti­baren Maniheizm mensuplarına verilen i­sim. Bkz: Maniheizm.

    ACAT: (Maya). Mayaların inançlarında döğ­­mecilerin tanrısı. Bkz. Maya Dini.

    ACATAŞATRU: (Hint). Şiva’ya ve Yud­hişt­hira’ya verilen bir isimdir. ‘Düşmanı he­nüz doğmamış olan’ anlamına gelir. Aynı za­manda Upanişadlar’da adı geçen Kasi k­ra­lı ve Budha zamanında yaşamış Mathura k­ralının adıdır. Bkz. Şiva, Upanişadlar, Yud­­hişthira, Hinduizm, Upanişadlar, Bud­hizm.

    ACCA LARENTİA: (Roma). Roma’nın ku­ruluş mitinde adı geçen çoban Fa­us­ta­u­lus­‘un karısı. Kocasının dağda bulduğu Ro­mu­lus ve Remus’u benimser ve kendi 12 ço­cu­ğu ile birlikte büyütür. Roma’nın kuruluş dö­nemlerinde güzelliğiyle ün salmış bir kız. Bir bayram günü Hercules (Herkül) ta­pı­na­ğın­da tanrı ile tapınak bekçisi bahse gi­ri­şir­ler. Zar da kim kazanacaksa ötekine ziyafet çe­kecek ve bu güzel kızla sevişmesini sağ­la­yacaktır. Hercules kazanır ve Acca ile se­vi­şir. Kız sonraları zengin bir Etrüsk’le ev­le­nir ve yaşlı kocası ölünce bütün varlığını Ro­ma halkına bağışlar. Diğer bir ver­si­yonda Faustulus’un karısı yerine yanına baş­ka bir Acca Larentina’yla ilgili aynı mit an­latılır ve bu kadın Faustulus’un karısının gö­müldüğü yerde gömülüdür. Oniki Arval kar­deşler Kollegiumu’nun Acca La­ren­ti­na’nın oniki çocuğu anısına kurulmuş olma ih­timali kabul edilmektedir. Bkz. Herkules, Ro­mulus, Remus, Roma Dini.

    ACCADEMİA DEİ LİNCEİ: Bkz. Pa­pa­lık Bilimler Akademisi.

    ACCLA: (İnka). Accla Huas. Güneş Bakireleri. İnka i­nanç­larında güneş tapınağına adanmış ka­dın­lara verilen isim. Bu kadınların a­dan­ma­sı­nı kansız kurban türüne sokan a­raş­tır­ma­cı­lar var. Accla’lae accla huası denilen yer­ler­de kurban törenlerinde sunulan vikunya ve­ya alpaka yününden değerli kumaşları do­ku­mayı öğrenirler. Ayrıca her törende mut­la­ka kullanılan mayalanmış Mısır içkisi c­h­i­c­hayı hazırlamayı da öğrenirler. Bkz. İnka Di­ni.

    ACEDİA: (Hıristiyan). Pontuslu E­va­g­ri­us­‘­un demonları sınıflandırmasında isminin an­lamı ‘manevi tembellik’ olan bir demon. Öğ­len de­­monuda denilir ve Evagrius en teh­likeli demon olduğunu yazar. Ayrıca bu kav­ramı se­kiz günahtan biri olarak da kabul e­der. Bkz. Demonlar, Şeytan, Hıristiyanlık, Sa­ta­nizm, Günah.

    ACELECİLİK BAYRAMI: Bkz. Nuntarriyaşhaezen.

    ACETES: (Yunan). Yunan mitlerine gö­re Aietes. Kafkas dağları ile Karadeniz a­ra­sındaki bir bölgenin kralı. Sihirbaz Circe (Kirke)’nin kardeşi ve güneşin oğlu. Bkz. Kirke, Yunan Dini, Aietes.

    ACHAB: Bkz: Ahab.

    ACHAİA: (Yahudi). Yahudilik’de halk ta­ra­fından ‘acı veren üzüntü’ olarak yo­rum­la­nan geleneksel bir şenliğin adıdır. Bkz. Ya­hu­dilik.

    ACHAMOTH: (Gnostik). Gnostik li­te­ra­tür­de yer alan bir düşmüş ilahi bir varlık; Sop­hia’nın bir diğer ismi. İbranca’ ‘hikmet’ an­la­mına gelen bir kavramdan türetilmiş ol­du­ğu söylenir. Bkz. Sophia, Gnostik, G­nos­tisizm.

    ACHAZ: Bkz. Ahaz.
    ACHEMON: Bkz. Siren’ler.

    ACHERİ: (İlkel). Kuzey Amerika yer­li­le­ri­nin inançlarına göre yüksek dağların te­pe­le­rin­de yaşayan ve çoğunluklada çocuklara has­talık bulaştırmak amacıyla kasabalara, köy­lere inen küçük bir kızın hayaleti.

    ACHERON: (Yunan). Yunanistanda bir ne­hir. Çeşitli yerlerde yeraltına doğru ak­ma­sı nedeniyle, eski Yunan’da bu nehrin yer­altı dünyasına yani Hades’e gittiğine i­na­nı­lırdı. Bkz. Hades, Yunan Dini.

    ACHİLLES: (Yunan). Aşil. Açil. Akhilleus. Yunan mitlerine göre Anadolu ve Ka­radeniz civarında tapınılan bir figür ol­mak­la beraber, İlyada’da tarihsel ve mitik bir kişilik olarak tanımlanan Truva ku­şat­ma­sındaki Yunanlı kahraman. T­hes­sal­‘­ya­da­ki Myr­mi­don­‘lar kralı Peleus ile Nereid T­hetis’in oğlu idi. Tanrılar soyundan olan an­nesi, onu ölüm­süz kılmak için, doğunca tıl­sımlı ateşe tuttu, ama kocası Peelus’un gel­mesi ile işi yarıda kaldı. Kentaur Khiron o­nu büyüttü, yetiştirdi. Truva savaşı baş­la­yın­ca annesi, kız elbiseleri giydirerek S­k­y­ros adası kralı Lykomedes’in kızları arasına gön­derdi, saklamak istedi. Ama Odysseus baş­ka Yunan prensleriyle adaya gelip, çar­şı­da bir satıcı imiş gibi önüne çeşitli mü­cev­her­ler, silahlar koydu. Sonra birdenbire sa­vaş boruları çaldırmaya başladı. Öteki kız­lar kaçarken, Aşil, önünde duran silahlara el at­tı. Böylece kimliği ortaya çıktı. Truva’ya git­meye mecbur kaldı. Lyko­me­des­‘­in kızı De­idamia’dan Patroklos (Neopto­le­mos) a­dın­da bir oğlu olmuştu. Dostu Patroklos, si­lah ustası ve hocası Phoiniks, Myrmidonlar 50 gemiye binerek Truva’ya doğru yola çık­tı­lar. İlyada destanı Aşil ile Agamemnon a­ra­sında Truva önünde çıkan bir kavga ile baş­lar. Agamemnon Brises’i Aşil’in elinden al­mıştır. Aşil buna kızdığı için savaştan çe­ki­lir. Zeus’da savaş talihini Truvalı’lara doğ­ru yöneltir. Çok sıkışan Agamemnon Aşil’e O­dysseuss, Aias ve Phoinks’den kurulu bir ri­cacılar heyeti gönderir. Hediyelerle be­ra­ber Brises’i geri vermeyi kabul eder. Fakat T­ruva kahramanı Hektor, Yunan gemilerini a­teşe vermeye kalkınca Aşil kendi si­lah­la­rını arkadaşı Patroklos’a verir, savaşa onu gön­derir. Aşil’in talimatı dışında davranan Pat­roklos öldürülür. Aşil’in silahları Hek­tor­‘­un eline geçmiştir. Aşil bunun üzerine sa­vaşa kendisi katılır. Annesi Thetis’in , tanrı Hep­haitos’a yaptırdığı yeni silahları kuşanır. Hek­tor’u öldürür. Ölüsünü savaş arabasına bağ­layarak yerlerde sürükler. Homeros’tan son­raki destanlar Aşil’in Memnon ve A­ma­zon­lar kraliçesi Penthesileia ile de sa­vaş­tı­ğı­nı yazar. Kaderi Aşil’in Truva’nın alın­ma­sın­dan önce ölmesini gerektiryordu. Paris’in at­tığı bir okla topuğundan vurularak öl­dü­rül­dü. Annesi onu ölümsüz kılmak için a­te­şe topuğundan tuttuğu için sadece to­pu­ğun­dan vurularak öldürülebilirdi. Bkz. Hektor, Hep­­haitos, Kentaur, İlyada, Agamemnon, Ne­reid, Penthesileia, Truva, Odysseus, M­y­r­midon.

    ACHİYALATOPA: (İlkel). Afrika ka­bi­le­le­rinden Zunilerin mitolojilerinde ismi ge­çen ucube ve göksel bir dev.

    ACI BAY: (Türk). Manas destanında adı ge­çen, Manas’a bağlı, onun ‘keskin dilli’ di­ye nitelendirdiği yiğitlerinden biri. Bkz. Ma­nas.

    ACICILIK: (Hıristiyanlık). Do­lorisme. E­le­miyye. Hıristiyanlıkta ‘din’ ve ‘sır’ a­la­nın­da ilahi güce yaklaşma, a­rınma ve yük­sel­menin an­cak acı çekerek elde e­di­le­ce­ği­ne inanma. Bkz. Hıristiyanlık.

    ACİDUM PİNGUE: (Simya). Ateşten çı­kıp kireci meydana getirdiğine inanılan bi­lin­mez madde. Ortaçağ simyacıları, ki­reç­ta­şın­dan kireç elde etmek için bir bilinmeyen A­cidum Pingue (Yağ asidi)’nin ateşten çı­ka­ra­rak kavrulan kireçtaşıyla birleştiğine ve ki­reci meydana getirdiğine inanırlardı. Bkz. Sim­ya.

    ACİNASATİ: (Hint). Hintli çilecilerin giy­di­ği an­tilop derisi veya keçi derisi. Bkz. Hin­duizm.

    ACİNTYA-BHEDABHEDA: (Yoga). Yo­ga öğretisine göre idrak edilemeyen, fark­lı­lık­ta birlik anlamında bir kavram. Bkz. Yo­ga.

    ACİR: (İslam). Kiraya veren, kira akdinde ki­ralananın sahibi, iş akdinde işçi an­la­mın­da bir kavram. Acir, kira veya iş akdinde ak­di yapan tarafı ifade eder. İslam hu­kuk­çu­la­rının çoğunluğuna göre icare akdinin şart­la­rı; icap, kabul, akdin tarafları ve akdin ko­nu­su yani menfaat ve ücret olmak üzere dört tanedir. Hanefilere göre ise, yalnız icap ve kabul rükün olup, diğerleri akdi ta­mam­la­yan şartlardır. Akdi yapanlar acir (mucir) ile müstecir (kiracı) dan ibarettir. Akdi ya­pan tek kişi olabileceği gibi bir topluluk da o­labilir. Mesela, bir köy halkı bir öğretmen ve­ya bir imam yahut bir müezzin tutsa, bun­lar hizmet yapınca ücretlerini köy hal­kın­dan isterler. Kira akdinin meydana gel­me­si için akdi yapanların akıllı olması ge­rekir. Bu yüzden akıl hastasının veya tem­yiz kudretine sahip olmayan küçüğün ya­pa­ca­ğı kira akdi geçerli olmaz. Hanefilere gö­re, velisi izinli olan mümeyyiz küçüğün, gabn olmayan bir ücret karşılığında ya­pa­ca­ğı kira akdi geçerlidir. Şafiiler ise böyle bir ki­ra akdini mutlak olarak geçersiz sayarlar. An­cak böyle bir akit yapılmışsa kiraya ve­ren kira bedeline hak kazanır. Eğer mü­mey­yiz küçük, kiraya vermeye izinli değilse, akit velisinin icazetine kadar askıda kalır. Ço­cuğun şahsı veya malı üzerinde veli olan kim­senin yapacağı kira akdi geçerlidir. Çocuk, kira süresi bitmeden önce büluğ ça­ğına girerse, akit, süre sonuna kadar de­vam e­der. Ancak velisi, çocuk üzerinde iş ak­di yap­mışsa, bu akit büluğ ile sona erer. İ­care ak­di taraflarının -eğer erkekse- mürted ol­ma­ması gerekir. Çünkü mürtedin mali ta­sar­­rufları askıdadır. İmam Ebu Yusuf ve İ­mam Muhammed’e göre ise mürtedin ta­sar­ruf­ları geçerlidir. Bkz. İmam, Mü­e­z­zin, Şa­f­i­i, Hanefi, İmam Ebu Yususf, Ebu Mu­ham­med, Mürted, İslam.

  7. #7
    Suzie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    İtibar Puanı
    120
    Mesajlar
    2,307
    ACİTAKESAKAMBALİN: (Hint). Hin­dis­­tan’daki en eski maddeci, heretik din bil­gini. Bkz. Heretiklik, Hinduizm.

    ACİVA: (Hint). Cayna’cılığa göre ‘canlı ol­ma­yan töz’. ‘ruh’ ya da ‘canlı madde’ de­mek olan civa’nın zıtıdır. Dörde bölünür: 1. A­kasa (uzam), 2. Dharma (devinimi o­la­nak­lı kılan şey ), 3. Adharma (devinimsizliği o­la­naklı kılan şey), 4. Pudgala (madde). Pud­ga­la sonsuz olmakla beraber, atomlardan o­lu­şur. Değişime ve gelişime uğrar. Hem bü­yük­tür (görülebilir), hem de incedir (du­yu­lar­la algılanamaz), görülmeyen karman (ne­den bildiren), yani ruha yapışıp onun ü­ze­ri­ne çöken madde ince pugdala’ya örnektir. A­civa’nın ilk üç tipi hem ruhun hem de mad­denin varlığı için gerekli koşullardır. Bu kavramlarin bazıları Budhacı felsefede de kullanılır, fakat yüklendikleri anlamları farklıdır. Bkz. Caynizm.

    ACİVİKA: (Hint). Hindistan’da Budhizm ve Caynizm ile aynı dönemlerde ortaya çı­kan çileci bir tarikat. Goşala Maskariputra (Ga­sola Makkahaliputta) tarafından kuruldu. Bu tarikatla ilgili bilgileri Buddhist ve Cay­nist kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Bunlara göre Goşala (Gasola) aşağı bir kasttan gel­mek­teydi ve Budha’nın ölümünden kısa bir sü­re önce, Mahavira ile aralarında çıkan bir tar­­tışma sonucu ölmüştür. Tahminen M. Ö. 4­84’e doğru. Bu tarikatın ruh göçüne ilişkin i­nançlarında determinizm hakimdir. Diğer ta­rikatlar ruh göçü esnasında insan kaderini i­yileştirebileceğini kabul ederlerken, A­ci­vi­ka­lar evrendeki bütün olayların ve insan ka­de­rininde, Niyati (sanskiritçe: kural, kader) de­nilen bir güç tarafından belirlendiğine i­na­nırlar. İnsanın kaderini değiştirme ça­bal­a­rı işe yaramaz. Nasıl bir ip yumağı fır­la­tıl­dı­ğında açılıyorsa insan da kaderinde ne var­sa onu yaşayacaktır. Niyati böyle dav­ran­malarına karar verdiği için Acivikalar sade bir hayat sürerler. M. Ö. 3. yy’da güç­le­nen tarikat sonradan zayıfladıysa da , bu­gün­kü Maysur eyaletinin bulunduğu top­rak­lar­da 14.yüzyıla kadar varlıklarını sür­dür­dü­ler. İnançlardaki değişikliklerle ku­ru­cu­la­rı­na tapınılmaya başlandı. Niyati inancı, tüm değişmelerin aldatıcı olduğunu ve her­şe­yin sonsuza kadar hareketsiz kaldığını ka­bul eden bir öğretiye dönüştü. Bkz. Ma­ha­vi­ra, Gosala, Caynizm, Budhizm.

    ACİZİYYE: (İslam). Sadiyye tarikatının dört kolundan biri. Bkz. Sadiyye, Taglebiyye, Ve­fa­i­y­ye, Selamiyye.

    ACOLMİLTZİ: (Aztek). Aztek i­nanç­la­rın­da yeraltı tanrılarından biri. Bkz. Aztek Dini.

    ACOLNAHUACATL: (Aztek). Aztek i­nanç­larında yeraltı tanrılarından biri. Bkz. Az­tek Dini.

    ACORN: (Germen). Nors mitolojilerinde ha­yatın ve Thor’un gizeminin sembolü. Bkz. Thor.

    ACRON: (Roma). Sabin şehri kralı. Sa­bin­le­rin kaçırılmasında , Romulus’e karşı sa­vaş­ta başı çekti. Romulus’un meydan o­ku­ma­sını kabul etti. İki önder ordularının ö­nün­de düello ettiler. Romulus Acron’u öl­dür­dü ve zırhını Katolum üzerindeki Jupiter fe­retrius’a adadı. Bu Opima Spolia adetinin baş­langıcı oldu. Bkz. Romulus, Remus, Roma Dini, Opima Spolia.

    ACTA SANCTORUM: (Hıristiyanlık). Bütün azizlerin hayatını anlatan kitap kol­lek­siyonu. Bu koleksiyonu ilk olarak ha­zır­la­maya başlayan kişi Belçikalı Cizvit Ros­wey­de’dir. Acta Sonctorum ilk olarak 16­43­‘de yayınlanmıştır. Rosweyde’nin ö­lü­mün­den sonra bu kitabın diğer ciltlerinin ya­yınlanması Booland tarafından devam et­ti­rilmiştir. Bkz. Aziz, Hıristiyanlık.

    ACTAEON: (Yunan). Akteon. Yunan mit­le­ri­ne göre tanrıça Artemis’i yıkanırken gören bu sebeble tanrıça tarafından bir ge­yi­ğe çev­rilip kendi av köpekleri tarafından parçalanan Yunanlı avcı. Bkz. Artemis, Yu­nan Dini.

    ACTİUM: (Yunan). Yunan mitlerine göre Yu­nanistan’da Apollon şerefine şenlikler dü­zenlenen eski bir şehir. Bkz. Apollon.

    ACTS OF PAUL: Bkz. Paul’un İşleri.

    ACUECUCYOTİCİHUATİ: (Aztek). Az­tek inançlarında okyanus, nehirler ve yağ­mur yağdırma tanrıçası. Bkz. Aztek Dini.

    ACUL: Bkz. Patrik John.

    ACUN: (Türk). Eski Türkçe’de dünya an­la­mı­na gelen bir kavram. Bu dünya, maddi dün­ya olmaktan ziyade, ‘İnsanlık dünyası’ dır. Toprak ve su yığınından ibaret olan dün­ya, eğer insansız kalsa idi, hiçbir manası ol­mayacaktı: ‘Bu dünya, insanlıkla birlikte dü­şünüldüğü için, insanların hayatı gibi fani ve yine insanların talihi gibi dönek ve kah­pe bir dünya idi’. Bunun için eski Türkler yer­yüzünde yaşayan varlıkların tümüne, ‘A­cun­lar’ demişler ve bu suretle Acun deyimi ile de, ne demek istediklerini daha açık o­la­rak göstermişlerdi. Eski Türkler, yer­yü­zünde yaşayan insanlara ‘Acunluk’ derlerdi. İn­sanlar nihayet dünya için yaratılmış, dün­ya­lık ve bu dünya içinde güçleri ile kuv­vet­le­ri yeter olan varlıklardı. Onların iyilik ve­ya kötülükleri, tanrının insanlara bah­şettiği ta­lihe, yani, ‘Kut’a bağlı idi. Tanrı onlara kut verirse, zaten herkes iyi olur; kurt ku­zu­ya bile katılıp giderdi: İnsanları idare eden ve hükümdara da ‘Acuncı’ denir. Fakat, A­cun­cı unvanı, daha çok bütün insanlığın hü­küm­darına verilen bir ad idi. Bkz. Kut, Türk Dini.

    ACUNCI : Bkz. Acun.
    ACUNCULAR : Bkz. Acun.
    ACUNLUK : Bkz. Acun.

    ACZ: (İslam). Bir nesneye gücü yetmemek, kud­reti olmama durumu, güçsüzlük, ye­ter­siz­lik. Bu sıfatları üzerinde bulunduran kim­seye de aciz denir. Acz, kudretin zıd­dı­dır. Bir şeyi yapmaya gücü yetmeyen kimse on­dan acizdir. İslam’da yükümlülükler kud­re­te bağlıdır. Bir şeyi yapmaktan aciz olan o­nunla yükümlü değildir. Allah hiç kimseyi gü­cünün yetmeyeceği bir şeyle yükümlü tut­maz. Allah kullarının aciz kaldığı ko­nu­lar­da onlar için bazı kolaylıklar getirmiştir. Me­sela su bulamayan ya da kullanmaktan a­ciz olan kimse teyemmüm eder. Namazda a­yakta durmaktan aciz olan kimse namazını o­turarak kılar, oturmaktan da aciz ise i­şa­ret­le kılar. Ramazan orucunu tutamayacak ka­dar hasta ve aciz olan kimse yer, sonra i­yi­le­şince kaza eder. Hacca gitmeye kudreti ol­mayana hac farz değildir . Acz, ehliyet a­rı­zalarındandır. Bir işi yapmak için insanın o­na ehil olması gerekir. Buna eda ehliyeti de­nilir ki iki kısma ayrılır: Ehliyet-i Kasıra ve Ehliyet-i Kamile. Bkz. Ehliyet-i Kasıra, Eh­liyet-i Kamile, İslamiyet, Hac, Oruç, Na­maz.

    AÇA PİTTİ: (Çuvaş). Çuvaşların ge­le­nek­sel inançlarında yenidoğan çocuğu soy ü­ye­li­ğine kabul etmek için yapılan törenlerden biri. Yenidoğan onuruna lapa verilmesi de­mek­tir. Bu törene katılan yakın akrabalar ve kom­şular bebeğin annesine lapa veya çorba ge­tirirler. Bu tören’in temelinde lohusanın do­ğumunun ilk günlerinde bakıma ihtiyacı ol­duğu düşüncesi yer alır. Bkz. Çuvaş Dini.

    AÇANA ÇİKİÇE: (Çuvaş). Çuvaşların geleneksel inançlarında yenidoğoan çocuğu soy üyeliğine kabul etmek için yapılan tö­ren­lerden biri. Yenidoğan onuruna peynir ve­rilmesi demektir. Bu törene akrabalar ve kom­şular davet edilir. Törende masa ü­ze­ri­ne ekmek, ekmek üzerine de peynir konur. Son­ra ayağa kalkılır ve yaşlı birisi ye­ni­do­ğan için dua eder. Bkz. Çuvaş Dini.

    AÇANA ÇÜKCE KÜRTNİ: (Çuvaş). Çu­vaş­larda her ailenin kendi soyu için yaptığı tö­ren. Bu tören çocuğun dini törenler hal­ka­sı­na katılması için yapılır. Ayrıca aileye ye­ni bir gelin geldiğinde de yapılır. Bu törenle artık onlarda ailenin bir ferdi olarak kabul e­dilir. Tören için ailenin bütün fertleri bir­a­ra­ya gelir. Daha sonra tarlada yanlı duran bir ağacın yanına çocuk götürülerek orda ken­di kültürlerine ait bir ad verilir. Benzer uy­gulamalara Çuvaşların din de­ğiş­tir­me­le­rin­den sonra da rastlanmıştır. Çuvaşların iki adı vardır. Biri bu tören esnasında ve­ril­miş­tir. Bu isimlerden vaftiz esnasında verileni res­mi işlemlerde kullanılır. Bkz. Çuvaş Dini, Ad.

    AÇARİYA : (Hint). Hoca, öğretmen.

    AÇELYA: (Çin). Dujuanhua. Duçüanhua. Gu­­guk çiçeği adı da verilen bu çiçek Çin i­nanç­larında genellikle güzel bir kadına ben­ze­tilir. Çin guguk kuşunun (du-juan) Sişuan folk­lorunda önemli bir yeri vardır. Guguk ku­şunun gece boyunca sabaha kadar öt­tü­ğü­ne ve sabah onu ilk duyan kişinin sev­di­ğin­den ayrılacağına inanılır. Sişiuan’da yaygın o­lan Açelya’nın Çince adını, guguk ku­şu­nun boğazındaki kırmızı renkten aldığı var­sa­yılır.

    AÇIĞA VURAN AKIL: (Parapsikoloji). Uyuşturucu maddeler i­çe­ren bitkilerin sağ­la­dı­ğı bilinç değişmesi. B­k­z. Parapsikoloji.

    AÇIĞA VURULAN RÜYA: (Pa­ra­p­si­ko­lo­ji). Yeniden doğuşun kişisel bir rüya olduğu i­­­nancı. Bkz. Reenkarnasyon, Parapsikoloji.

    AÇIK AĞIZ: (Türk). Kırgız Tengricilik inan­cında yapılan her yemekten ateşe atılmasında dolayı ateşe verilen isim. Bkz. Ateş, Tengricilik.

    AÇIK BAŞ: (İslam). Tevazu göstergesi o­la­rak yalınayak, başı açık gezen dervişler ve­rilen isim. Bkz. Tasavvuf, Derviş.

    AÇIK DESTE: (Parapsikoloji).Bir kart tah­min destesinde seri kartların kul­l­a­nıl­ma­sı­na verilen isim. Bkz. Kapalı Deste, Pa­ra­p­si­koloji.

    AÇIK RÜYA GÖR­ME YOLUYLA BİL­Gİ DER­LEME: (Parapsikoloji). Baş­ka­­la­rı­nın ak­lın­dan geçenleri okuma ve­ya gaipten ha­ber verme ka­biliyeti anlamına gel­­di­ği gi­bi bilginin pa­ra­nor­mal kay­nak­lan­ma­sı ye­te­ne­­ğinede denilir. Ke­ha­net, o­la­ğan­üstü ses­le­re duyarlılık, ruhsal sezgi, önsezi gibi ye­te­nekler bu işlem için kullanılan ye­te­nek­ler­dir. B­k­z. Parapsikoloji, Kehanet.

    AÇIK RÜYA GÖRME: (Parapsikoloji). Bir insanını gördüğünün rüya olduğunun far­kına vardığı durum. B­k­z. Parapsikoloji.

    AÇIK UYUŞMA: (Parapsikoloji). OM. Kart tahmin uygulamasında anahtar kar­t­la­rın yüzü yukarıya dönük bir şekilde yer al­ma­sı. Bu uygulamada denek yaptığı tah­mi­ne göre her bir anahtar kartını önceden bi­lin­meyen kartların önüne koyar. B­k­z. Pa­ra­p­sikoloji.

    AÇILAR: (Astroloji). Etkili kuvvetlerin (ge­­zegenlerin) birbirleriyle olan po­zis­yon­la­rı­na verilen isim. Açılar, gök cisimlerinin a­ra­sındaki devresel ve geometrik karşılıklı i­liş­kidir. Bu açısal ilişkilerin bazıları uyumlu et­ki gösterirken, bazıları ters, bazıları da de­ğiş­kendir. Tıbbi ve psikolojik çalışmalarda ol­duğu kadar, radyo sinyalleri ve baromet­rik değişiklikler de, bu açıların son derece ö­nemli olduğu vurgulanmaktadır. Bkz. Ast­ro­loji.

    AÇIRĞA: (Türk). Türk destanlarından Er-Töştük’de adı geçen Abırga gibi, hayat a­ğa­cı­nı bekleyen yılan, ejderha. Bkz. Abırga, Türk Dini.
    AÇİL: Bkz. Achilles.

    AÇLIĞIN KOVULMASI: (Roma). Eski Ro­ma inançlarında Agnus castus ağacının dal­larıyla bir köleyi dövmek şeklinde ya­pı­lan tören. Dövme işinden sonra köleyi si­te­den kovarken törene katılanlar ‘açlığı ko­va­lım, refah ve sağlık gelsin’ şeklinde ba­ğı­rır­lar. Bkz. Roma Dini.

    AÇLIK: (Yunan). Eski Yunan inançları ve mit­lerinde Gece’nin çocuğu. Bkz. Bo­u­li­mos, Yunan Dini.

    AÇMAK: (Çin). Kai. Çince’de açmak ve gizlemek kavramları arasında bir bağlantı vardır. Ahlak kurallarına aykırı herşey gizlenmelidir. Chi (utanç) Kofüçyüs ahlak anlayışının ana kavramlarındn biridir. Bkz. Konfüçyüscülük.

    AÇTAR: (Arap). İslamiyet’ten evvel A­rap­‘­ların Venüs gezegeni tanrısı. Bkz. Arap Di­ni.

    AÇVATTHA: Bkz. Bodhi Ağacı.

    AÇYUTA: (Hint). ‘Düşmez, sağlam’ an­la­mın­da Krişna’nın dolayısıyla tanrı Viş­nu­‘­nun isimlerinden biridir. ‘Ey Açyuta, a­ra­ba­mı iki ordunun ortasında durdur ki sa­vaş­mak isteğiyle orada toplanmış olanları gö­re­bi­leyim’ diye geçer (Bhag: I, 21). Bkz. K­rişna, Vişnu, Hinduizm, Bhag.

    AD BÜYÜSÜ: (Genel, İlkel). Bir kişinin adı üstüne yapılan büyü çeşidi. İnsanı mey­da­na getiren özelliklerden biri olan ad sa­de­ce sosyal bir kişiliği anlatmaz aynı zamanda ma­jik anlamda bir gücü de anlatır. Onun i­çin çocuğa gelişi güzel bir ad verilmeyip ço­ğu zaman majik değer taşıyan nes­ne­ler­den birinin adı verilir. Ad insanın bir par­ça­sı olduğuna göre ad üstünde yapılacak ak ya­da kara büyü ‘parçanın başına gelenin bü­tününde başına geleceği’ ilkesiyle, sa­hi­bi­ni de etkileyeceği düşünülür. İlkel dü­şün­ce­ye göre birinin adını bilen onu büyüsel yön­den etkileyecek gücü elde etmiş sa­yıl­mak­tadır. Bkz. Ad.

    AD GENTES: (Hıristiyan). İkinci Vatikan Kon­silinde alınan kararlardan bir tanesi. Ki­li­se’nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki ka­rardır. Bkz. İkinci Vatikan Konsili, Mis­yo­nerlik.

    AD GRADUM: (Hıristiyanlık). Cizvitlerin ta­rikat ya­pı­lan­ma­sın­da bir insanın Cizvit o­la­bilmesi için girmesi gereken son sınav. Bu sınava girebilmek için ilahiyat alanında dok­tora, yüksek li­sans veya bunlara denk de­receleri almak gerekmektedir. Bu sı­navı ge­çenler dört yemini yapmak hakkına sahip o­lurlardı. Bkz. Dört yemin, Cizvitler.

    AD KAVMİ: (İslam). Kur’an’da adı geçen es­ki bir Arap kavmi. Ad kavminin yaşadığı bel­denin ismi Ahkaf’tır. Müfessirler Yemen ile Umman arasındaki geniş bir beldenin, bu isimle anıldığını kaydederler. Kur’an’da: ‘A­d (kavmi)ne gelince: Onlar yeryüzünde hak­sız yere büyüklük tasladılar ve ‘Kuv­vetçe bizden daha güçlü kimmiş!..’ dediler. On­lar kendilerini yaratan Allah’ı -ki o, bun­lar­dan pek kuvvetlidir- hiç düşünmediler mi? Onlar bi­zim mu’cizelerimizi bilerek İn­kar e­di­yor­lar­dı’. (el-Fussilet, 41/15) şek­lin­de geçer. Fiziki yapıları hakkında değişik ri­vayetler vardır. Fakat gerek boy, gerek fi­zi­ki güç olarak, gayet kuvvetli oldukları bi­lin­mektedir. İslam inancına göre Adem’in bo­yu altmış zi­ra­(arşın)’dır. Ken­disinden sonra gelen ne­sil­le­rin giderek kı­sal­dığını iddia edenler, Ad kavminin bo­yunun altmış ziradan aşağı olduğunu ifade etmişlerdir. Bazı müfessirler (yorumcular) ise, Ad kavminin, boy itibariyle Hz. A­dem­‘­den de büyük olduğu üzerinde dur­muş­lar­dır. Hud döneminde Ad kavminin lideri Şed­dad’tır. Temel hedefi, yeryüzündeki bü­tün insanları kendisine boyun eğdirmektir. Hey­keller çevresinde geliştirdiği siyasi yo­rum­larla, zorbalığı ve kan dökmeyi meşru gös­terme gayretinde olmuştur. (Hud, 1­1­/­5­9­)­. Bu lider Hud’ un tebliğine muhatap ol­muş­tur. Fakat gerek kendisi, gerek kavmi, vah­ye karşı, heykellerine ön planda yer ve­ren mev­cut siyasi yapıyı savunmuştur. Ni­te­kim Kur­‘­an’da: ‘İşte Ad kavmi!.. Onlar A­l­lah’ın a­yet­lerini bilerek inkar ettiler. Pey­gam­ber­le­ri­ne isyan ettiler. Böylece başları (li­derleri) olan her zorbanın emrine uyup git­tiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gü­nün­de de lanet cezasına tabi tutuldular’ (­H­u­d, 11/59-60) şekline ifade yer almaktadır. Ke­za İslam inancına göre Ad kavmi hey­kel­‘­lere izafe edilen siyasi teorilere ve zor­ba­la­ra boyun eğdiği için, lanetlenmiştir. İs­lam­‘­a göre Ad kavmi, gerek siyasi, gerek e­ko­no­mik açıdan büyük bir güçtü!.. ‘Bağ-ı İrem’ di­ye anılan; muhteşem sarayların süslediği bü­yük bir şehir, dillere destan olmuştu!.. Ku­r’an’da ‘Ey Muhammed, Rabbinin, ül­ke­ler­de benzeri yaratılmayan, sütunlara (bü­yük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi?’ (­e­l­-Fecr, 89/6-8) denilmek suretiyle, bu ma­hi­yet meydana konulmuştur. Ad kavmi, yer­yüzünde kendi­le­rin­den daha güçlü hiçbir şe­yin bulun­ma­dı­ğı­na inanmışlardı. Kendi iç­lerinden Hud’a pey­gam­­berlik görevi ve­ril­di­ğinde, büyük bir mü­ca­dele başladı. Ad kav­mi ve sonucuyla ilgili Kur­‘an’da şu a­yet­ler yer almaktadır; ‘Hani kar­deşleri Hud on­lara: ‘Allah’dan korkmaz mısınız?’ de­miş­ti. ‘Şüphesiz ben size gön­de­ril­miş, emin bir peygamberim. Artık Al­lah’tan korkun ve ba­na itaat edin. Sizden buna karşılık hiçbir üc­ret istemiyorum. Benim mükafatım a­lem­le­rin Rabbinden baş­ka­sına aid değildir. Siz her yüksek yerde bir a­lamet (saray, kule) bi­na edip, eğlenir mi­si­niz? Tutup ya­ka­la­dı­ğı­nız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Ar­tık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Si­ze bilip durduğunuz şey­ler­den (ni­met­ler­de) yardım eden, size davarlar, oğullar, bağ­lar, ırmaklar ihsan eden Allah’tan sakının. Ben cidden üstünüze gelecek büyük bir gü­nün azabından korkuyorum.’ (eş-Şuara, 2­6­/­124-135). ‘(Ad) kavminin ileri ge­len­le­rin­den kafir bir cemaat de: ‘Biz seni mu­hak­kak bir beyinsizlik içinde görüyoruz. Seni mu­hakkak yalancılardan sayıyoruz’ dedi. (Bu­nun üzerine Hud) ‘Ey kavmim’ dedi. Ben­de hiç beyinsizlik yoktur. Fakat ben a­lem­lerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir pey­gamberim. Size Rabbimin vah­yet­tik­le­ri­ni tebliğ ediyorum. Ben sizin emin bir ha­yır­hahınızım. Size o korkunç akıbeti haber ver­mek için içinizden bir kimse (va­sı­ta­sıy­la) Rabbinizden size bir ihtar gelmesi tu­ha­fı­nıza mı gitti? Düşünün ki o, sizi Nuh kav­min­den sonra hükümdarlar yaptı, size ya­ra­tı­lışta onlardan ziyade boy-pos (ve kuvvet) ver­di. O halde Allah’ın nimetlerini u­nut­ma­yıp hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.’ (el-A­‘­raf, 7/66-69). ‘Dediler ki: ‘Sen bize yalnız Al­lah’a kulluk etmemiz, atalarımızın ibadet et­­mekte olduklarını bırakmamız için mi gel­din? O halde sıddıklardan (doğru söz­lü­ler­den) isen bizi tehdit etmekte olduğun şeyi (­a­zabı) getir bize!..’ (el-A’raf, 7/70). ‘ Bize, bi­zi ilahlarımızdan (heykellerimizden, put­la­rımızdan) alıkoymak için mi geldin? Doğ­ru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi ba­şımıza getir.’ (el-Ahkaf, 46/22). ‘Dediler ki: ‘Ey Hud!.. Sen bize açık bir mucize ge­tir­medin. Biz de senin sözünle tanrılarımızı (hey­kellerimizi, putlarımızı) bırakmayız. Se­nin söylediklerine inanıcılar da değiliz. B­iz: ‘Tanrılarımızdan bazıları seni fena çarpmış ‘ (demekten) başka bir şey söy­le­meyiz.’ (Hud, 11/53-54). ‘Biz azaba uğ­ra­tı­la­cak da değiliz’ (eş-Şuara, 26/138). ‘Eğer şimdi yüz çevirirseniz (ne diyeyim). Ben si­ze ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ et­tim. Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi ge­tirir de, ona (Allahü Teala ‘ya) hiçbir şey­le zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki benim Rab­bim her şeyi koruyandır’ (Hud, 11/57). ‘Ar­tık onu (azabı) vadilerine doğru gelen bir bulut halinde görmüşlerdi. Dediler ki: ‘Bu bize yağmur verici bir buluttur.’ (Hud) ‘Ha­yır’ (dedi) bu çarçabucak gelmesini ta­lep ettiğiniz (bu hususa beni sıkıştırdığınız) şey­dir. Bir rüzgardır ki, onda elem verici bir a­zab vardır. O (Rüzgar) Rabbimin emriyle her şeyi helak edecektir.’ (el-Ahkaf, 46/24-28). ‘Ad kavmi (Peygamberleri Hud’u) ya­lan­ladı. İşte benim azabım (ve bundan ev­vel) tehditlerim nice imiş (düşünün). Çünkü biz (haklarında) uğursuz ve (uğursuzluğu) sü­rekli bir günde onların üstüne çok gü­rül­tü­lü bir fırtına gönderdik. (Öyle bir fırtına) ki, insanları, sanki onlar köklerinden sö­kül­müş hurma kütükleri imiş gibi ta te­me­lin­den kopar(ıp, helake) uğratıyordu’ (el-Ka­mer, 54/18-20). ‘Hud’u ve beraberindeki i­man edenleri rahmetimizle kurtardık.’ (el-A­raf, 7/22). E­zo­te­rik öğretilerde Ad Atlantisle özdeş­leş­ti­ril­mek­tedir. Bkz. Hud, el- Fecr, eş- Şuara, el- A­‘raf, el- Ahkaf, el – Ka­mer, Mucize, İs­la­miyet, Peygamber, Kul­luk, Atlantis, Semud.

    AD MAJOREM DEİ GLORİAM: (Hıris­ti­yan). Cizvitler’in meşhur düsturları. ‘­Tan­rı­‘­nın aza­met ve şanının daha yükselmesi için’ anlamına gelir. Bkz. Cizvitler.

    AD: (Genel). İsim. Bir insanı ötekilerden a­yır­maya yarayan sözcük. İlkeller adın bü­yü­sel bir etkisi olduğuna inanırlar ve tanı­ma­dık­ları kimselere, kendilerine büyü ya­pı­la­bi­leceği korkusuyla, adlarını söylemezlerdi. Bu inanç ilk insanlarda belirmiş ve gittikce ge­nelleşip çeşitli biçimler alarak günümüze ka­dar sürmüştür. Ayrıca ad’da ya­şa­nı­la­ca­ğı­na da inanılır, bu yüzden babaların-anaların ve bü­yük­ba­ba­la­rın-büyükanaların adları ye­ni doğan çocuklara ve­ri­lir­di. Çocukları ya­şa­mayan a­ilelerin çocuklarına ‘ya­şar’, ço­cu­ğun akıllı ol­ma­sına önem verenlerin ‘zeki’ vb. gibi adlar vermeleri adın kişiliği o­luş­tur­duğu inancına dayanır. Bazı ilkeller can­la­rını almaya geleceğine inandıkları ölüm me­leğini veya başka ruhları aldatmak için ‘­ad­‘ değiştirirler. Bazı ilkellerde ergenlik ça­ğında bir delikanlıya başka bir ad vererek yeni bir kişilik kazanmasını sağlarlar. Bir­çok milletlerde, kavim ve kabilelerde ad, bü­tün bu inançların ürünü olarak, törenlerle ve­rilir ve ad günleri kutlanır. Kişiliği tesbit e­den ilk unsurlardan biridir ad. Bir insana hi­tap etmeye yaradığından topluluğa kişi ü­ze­rinde etkileyebilme fırsatıda verir ve bu yö­nüylede toplumsal bütünleşmeyi ifade eden somut bir öğedir. Mısırlıların mezarlar ve dikilitaşlara şecereleri uzun uzun yaz­ma­la­rı ve şecerelerin ölü ya­şı­yor­muş­ca­sına tek­rarlanması ad’a verilen önemi gösterir. Ad, tanrılar, insanlar ve hayvanlarda ortak bir kişilik unsurudur. Tanrılar, insanlar ve hay­vanlar arasında esasa değil seviyeye bağ­lı bir farklılık vardır. Hayvan sahibi ile hay­van arasındaki ilişkiden dolayı hay­van­la­rın kişisel adları yoktur. İnsanların her za­man bir adları ve bazen de lakap veya gö­bek adları vardır. Tanrının veya tanrıların son­suz sayıda adları vardır. Tanrıya veya tan­rılara ulaşabilmek için bu adların sı­ra­lan­dı­ğı dualar vardır. Eski Mısırlılar’da Ra’nın gizli bir adı vardı. Bunu bilmek iktidara sa­hip olmak demektir. tanrıça İsis hileyle bu adı ondan çalıp onu hükmü altına almaya ve bü­tün dünyayı egemenliği altına almaya ça­lış­mıştı. Ancak bunun anlatıldığı mitde a­macına ulaştığı ve bunu oğlu Horus’a bile söy­lemiş olduğu belirtilsede papirüslerde bu adı anmaktan Mısırlılar çekinmişleridir. Fa­kat Mısır ve Yunan papirüslerinde de tan­rılar üstünde güç sağlayabilecek çok sa­yı­da gizli adlar yazılıdır. Diğer taraftan bu a­dın yazılmasından çekinilmesinin sebebi en büyük büyücü bile zamanın ve mekanın e­fendisine boyun eğdirecek güçte değildi. Ad taşıyana güç kazandırsada bu kişi mezara kapatıldığına adının söy­len­di­ği, hayata çağrıldığı durumlar, me­zar­da­ki­nin, , ziyarete gelen kimsenin sunmak için ge­tirdiği içeceklere, armağanlara eşlik et­mesi için Ba’sını gönderdiği durumlar na­dir­dir. Ölü’yü diriltecek gerçek bir dua çok kar­maşıktır, başarıya ulaşması için bütün tan­rıları törenle bu duaya davet etmek ge­re­kir; Khonsuemheb hikayesinde olduğu gibi. Kişiliği oluşturan ö­zel­lik­lerden biri olan ad, sadece sosyal bir kişiliği anlatmaz aynı zamanda majik anlamında bir gü­cü de ifade eder. Adın bir çocuğa ya­kış­tı­rıl­masında çocuğun karakterini, geleceğini, top­lum içindeki yerini ve başarısını dam­ga­la­yacak, biçimlendirecek sembolik bir öz ta­şımasına dikkat edilir. Ad’ın ifade ettiği an­lamı ve ve niteliği sahibine geçirdiğine i­na­nılmaktadır. Ad, insanın bir parçası ol­du­ğu­na göre ad üstüne yapılacak ak ya da kara bü­yü ‘parçanın başına gelenin, bütünün de ba­şına geleceği’ ilkesi gereği, sahibini de et­kileyecek demektir. İlkel düşünceye göre bi­rinin adını bilen, onu büyüsel yönden et­ki­leyecek gücü elde etmiş sayımaktadır. O­nun için ilkellerin çoğu tanımadıkları kim­se­lere adlarını söylememektedirler. Çin­ce­‘­de şahıs adları iki bölümden oluşur. Çinliler ön­de gelen ve tek bir heceden oluşan bir so­ya­dı veya aile adı (xing) taşırlar. So­yad­la­rı­nın sayısı dörtyüzden fazla değildir. Bun­dan dolayı Çinde milyonlarca ‘wang’, ‘li’ var­dır. M. S. 1911’e kadar aynı soyadı ta­şı­yan insanların birbirleriyle evlenmelerine i­zin yoktu. Çin devriminden önce bir kadın ev­lendiğinde aile adını tamamen kay­bet­mez, kocasının ailesinin yani yeni ailesinin so­yadıyla birlikte taşırdı. Çin’li çocuğa doğ­du­ğunda bir bebek adı verilir. ‘küçük arslan’, ‘küçük tombul bebek’ gibi. Bü­yü­dük­ce genelde iki sözcükten oluşan bir ad ve­rilir. Bu ad (ming) soyağacına yazılır. Sa­de­ce aile bu adı bilir, üçüncü şahıslarla i­liş­ki­lerde bu ad kullanılmaz. Ailelerin kendi iç­lerinde ‘şifreleri’ yani her sözcüğünün bir bö­lümünün, kişinin adını yansıttığı şiirleri var­dır. Aynı soyadını taşıyan iki Çin’li kar­şı­laştığında, biri diğerine ming adını, ge­re­kirse şiiri söyler böylece öteki ka­r­şı­sın­da­ki­nin akrabası olup olmadığını, aynı kuşaktan gelip gelmediklerini, yada ondan daha yaşlı mı, daha genç mi olup olmadığını anlar. Böy­lece karşısındakiyle konuşurken hangi üs­lubun seçileceğine karar verilmiş olunur. Ayrıca bir sahtekarın kendini akraba olarak ta­nıtması engellenir. Çocuk ikinci adını on ya­şında bazen de daha geç alır. Baba ço­cu­ğu­na uygun, karakterine uyan ya da ço­cu­ğun geleceğiyle ilgili kendi isteğine ait bir ve­ya iki heceden meydana gelen bir ad ko­yar. Bir özel addır (zi) bu. Simgeseldir. Aile içinde, bir erkek ya da kızkardeşten söz e­dil­mek istenirse, aile üyelerini belirleyen i­fa­deler kullanılır; ‘ortanca ağabeyim’, ‘en kü­çük üçüncü kardeşim’gibi. Aile içinde bir er­kek kardeşe hitap edilirken sadece ‘ortanca ağabeyim’ ya da teyzeden söz e­di­lir­ken ‘iki numaralı teyzem’, ‘ortanca tey­zem’ vb. denildiği de olur. Sanatçılar tab­lo­la­rını hitap ettikleri kişiye göre, istedikleri ad­larıyla imzalarlar. Ressamların kul­lan­dık­la­rı değişik adları yazan özel müracaat ki­tap­ları vardır. Çince’de şahıs adları onu ta­şı­yanların kişilikleri hakkında bilgi verir ve s­tan­dart adlardan oluşmaz. Sayan- Altay Türk­le­rinin mitolojilerinde kainat ad­lan­dırma yo­luyla yaratılmıştır. Herşey sağır ve ses­siz­ken, baştanbaşa sularla kaplı sonu ol­ma­yan bu dünya adlandırılarak yani an­lam­lan­dı­rılarak yaratılmıştır. Çünkü adı olmayan bir­şeyin kendiside olmaz. Azerbaycanlılar a­rasında ki bir inanışa göre kainattaki her­şe­yin adını Korkut Ata vermiştir. Ya­kut­lar­da ad verme işlemi Ulu Ana’nın görevidir. Ad’la can birbirine bağlantılıdır. Erlik er­de­mi­ni gösteren ‘Er’ adını almak Erlik’le ve öbür dünyayla bağlantılı olduğu için yeni­den doğmakla eşanlamlıydı. Eski Türklerde ço­cuk doğmadan ölürse ondan sonra do­ğa­cak çocuğa ‘Adsız’ ismini koyarlardı. Bu adla daha fazla yaşayacağına inanılırdı. Ad koyma birçok mitolojik motifle süs­lü­dür; ağaçta oturan bir ihtiyar, hızır, gök­sa­kal­lı bir insan, tanrının ad koyması gibi mo­tif­ler taşır. İslamiyetin kabulünden sonra ad koy­mak Türklerde İslami ögeler taşımaya baş­ladı, İslam geleneklerine göre dav­ra­nıl­dı. Ayrıca eski Türklerde ve Türk mito­lo­ji­le­rinde kahramanlık göstermeden çocuğa ad ko­nulmazdı. Aborjinler’de ise doğan be­be­ğe bir ad verilir; ama bu adı hayatının so­nu­na kadar taşıyacağı anlamına gelmez. A­bor­jin­ler bilgelik kazandıklarına inandıkça adlarını değiştirir. Eskiyen ad bırakılır ve kim olduklarını daha iyi tanımladığına i­na­nı­lan ad alınır. Eski çaglarda ilk ad koyan ki­şi, çevresindekilerin gözünde gizemli bir üs­tünlüğe sahipti. Çünkü varlıklar ka­zan­dık­ları adla dil dünyasındaki yerlerini al­mak­ta, yeni boyutlar ve yeni bir yaşam ka­zan­maktadırlar. Adı olmayan anılamaz, yok sa­yılır. Bugün varlıkların adlarının olması bi­ze çok sıradan gelebilir, ama o çağın ko­şul­larını düşünecek olursak; ad konulmadan ön­ceki ve sonraki günleri kısacık ömründe peş­peşe yaşayan, iki dönem arasındaki farkı, konuşamama ve konuşabilme farkını gören topluluk üyeleri için, olağanüstü bir du­rumdur. Söz illüzyondur, (sihirdir. Hangi varlığın adı söylenirse o varlığın im­ge­sini ve ona bağlı baska imgeleri can­lan­dı­rı­lır zihinlerde. Azra Erhat’a göre: üstünde ö­nemle durmamiz gereken bir baska nokta ad ile kaderin birbirine bağlılığı görüşüdür; ya­ratılış öncesi zamanlarda varlığın daha ol­­mamasının nedeni, adının daha kon­ma­mış, kaderinin daha tesbit edilmediğinden i­le­ri gelir. Eski çağlarda bir tanrının ne kadar çok adı varsa, o kadar gizemli gücü var demektir. Bkz. Korkut Ata, Ulu Ana, Aborjinler, Türk Dini, Roma Dini.

+ Konuyu Cevapla

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Bağlama Büyüsü Bağlama Büyüsü Muhabbet Büyüsü Aşk Büyüsü Büyü Aşık Etme Büyüsü Medyum

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198