+ Konuyu Cevapla
Toplam 2 Sayfadan 1. Sayfa
1 2 SonuncuSonuncu
Toplam 14 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Narsisizm; Yalnızlığın Sidikli Kontesi

  1. #1
    PUNKY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-08
    İtibar Puanı
    38
    Mesajlar
    299

    Narsisizm; Yalnızlığın Sidikli Kontesi

    6 yıl önce kaybettiğimiz değerli şairlerimizden Can Yücel "Sevgi Duvarı" adlı şiirinde, "yalnızlığım benim, sidikli kontesim" derken acaba bir şekilde narsisizmi tarif ettiğini biliyor muydu acaba…?

    Ya da bir "pop art" sanatçısı olan Andy Warhol, herkesin bir gün 15’er dakikalığına ünlü olacağına dair söylemiyle, aslında bir gün herkesin narsist mi olacağını söylemek istiyordu?

    Psikiyatristler tarafından bir hastalık mı yoksa yaratıcılığı besleyen bir davranış biçimi mi olduğu konusunda üzerine çeşitli kuramlar geliştirilen ve hala da geliştirilmeye devam edilen narsisizmin öncelikle adını aldığı mitolojik öyküye bir göz atalım:
    "Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda "eko" dediğimiz yankılara dönüşür.

    Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür."

    Evet, mitolojik öyküde öncelikle farkedilen tema Narkissos'un yalnız olduğudur. Kimse ile yakın ilişkiye girmeyen Narkissos, kendine aşık olanları da hiçbir şekilde hayatına sokmayarak en sonunda kendine duyduğu aşkla ölür. Aşırı yüklenmiş bir özdeğer duygusunu Narkissos'un öyküsünde görmekteyiz. Bu görünüşte aşırı yüklenmiş özdeğer duygusunu, Narkissos'un neden yalnızlığı seçtiğini ve neden sadece kendini sevmeyi tercih ettiğini biraz da hayal gücümüzü kullanarak izlemek durumundayız. Bu mitolojik öyküde Narkissos'un öncesinde ya da iç dünyasında neler yaşadığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Bu noktada, narsisizmle ilgili tarihi süreci gözden geçirirken hayal gücümüzü biraz zorlamak hiçte yanlış olmaz.
    Hızla artan ve bir diğeriyle iletişimin minimum düzeye düştüğü kalabalıklarla yaşamak zorunda bırakıldığımız şehirleşme sürecinde gitgide daha fazla insanın narsisistik özellikler gösterdiği görülmektedir.

    Televizyonlardaki yarışma programlarına katılmak için binlerce insan gece gündüz demeden ekranda görünmek adına yarışmacılar arasına girmeye çalışmak için umutsuzca kapılarda beklemektedir. Tek istedikleri sadece ekmek parası kazanmak mıdır, yoksa birilerinin onların varlığını onaylamasına mı ihtiyaç duymaktadırlar. Narsisizmde de hiçlik ve zamansızlık çok fazla kendini gösteren bir özelliktir.

    Kişi yoğun olarak hiçliği ve zamansızlığı deneyimlediğinden varlığını anlayabilmesi, kendine karşı ispatlayabilmesi için hep birilerini ya da bir şeyleri destek olarak kullanmaktadır.
    Ayrıca son zamanlarda hızla artan yeni ruhsal arayışlar sonucu deneyimlenmeye çalışılan özellikle anı yaşamak kavramı ve şimdide bulunma isteği, ayrıca özel olduğunu birilerine ispatlama çabası içine girerek bir süre sonra tanrılaştığını iddia eden, bununla diğerlerinin üzerinde kontrol edici etki yaratan ve her geçen gün çoğalarak artan insanların içinde bulunduğu yeni bir camia ile karşı karşıya olduğumuza göre, bu durum her geçen gün daha fazla insanın narsisizmin tehlikeli sularında yüzmekte olduğunu mu göstermektedir bizlere acaba, yoksa farklı bir bilgi ile mi karşı karşıyayız 21. yüzyılın başlarında.

    Narsisizmle kolkola giren insan acaba herkesin hasta olduğu yeni bir dünya düzenine doğru mu, yoksa yaratıcılığı üst seviyelere çıkmış yeni bir insan modelinin yaratımına doğru mu gitmektedir?
    Daha önce bazılarının özel olduğunu keşfederek öne çıktığı yaşamda, artık herkesin özel olduğunu hissetmesiyle, start verildiğinde hızlı bir yarış mı yaşanacaktır aralarında?
    Psikiyatristler artık narsisistleri izlemekten ve incelemekten vaz mı geçecekler ve bunun doğal bir durum olduğunu kabullenmek zorunda mı kalacaklardır acaba yakın bir gelecekte?

    Ama ilk önce narsisizmin psikiyatrik seceresine bir göz atalım;
    İlk kez İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis tarafından Narkissos'un mitolojik hikayesi ile ilişkilendirilen narsisizm, asıl farkedilişini Sigmund Freud ile gerçekleştirecektir. Daha doğrusu narsisistler ilk kez Freud'la mercek altına yatırılarak incelenmeye başlanacaktır. Yapılan araştırmalar neticesi kökeninde çocuklukta yeterince gelişmemiş, gelişmesi için desteklenmemiş düşük bir özdeğer duygusunun yattığı gözlemlenmiştir. Kişi yeterli benlik duygusunu oluşturamadığından yaşamda var olabilmek adına kendine sahte kimlikler yaratarak anlık hazlarla ve zamansızlık duygusuyla hareket etmektedir. Freud'a göre sağlıklı işleyemeyen cinsel libidonun kendine bulduğu yeni bir çıkış noktasıdır narsisizm. Ve bu anlamda da narsisist sürekli kendine dönük ve kendini mutlu etmeye yönelik hareket ederek, etrafındaki diğer insanları da kendisini daha iyi hissettirecek birer nesne gibi görerek, bunlarla istediği gibi oynamakta ve bu anlamda yaşamının ve diğerlerinin kontrolünü elinde tutmak için her an tetikte yaşamaktadır. Bu durum dış dünyada aradığını bulamayan narsisistin bütün enerjisini kendi içine geri çekmesidir. Varlığının kendini koruma çabasıdır. Sonuçta her canlı içgüdüsel olarak yaşamda varlığını sürdürmeye çalışır.

    İlk etapta tespit edildiği an sapıklık damgası vurulan narsisizm yavaş yavaş bu tariften çıkarılmış, kişinin "kendi"ni korumaya yönelik davranış modeli olarak tanımlanmaya başlamıştır.
    Psikiyatrlar narsisistler için işte böyle oldukça karanlık bir tablo çizmektedirler. Tabii özellikle karşılaştıkları patalojik vakalar da kendilerini böyle düşünmeye itmiştir.
    Manzara bu kadar karanlıkken o halde nasıl oluyor da dünyaya imzasını atmış narsisistler hala tarihin yapraklarında ışıldamaktadırlar, ama iyi ama kötü izleriyle… O isimleri oraya kaydeden nedir ya da kimdir?

    Narsisizm çeşitli yaşam deneyimleri neticesi gerçekten edinilen özel bir durum mudur, bir varoluş biçimi midir, olmazsa olmaz mıdır yoksa kişiyi her an tehlikeli bir boyuta geçirebilecek bir ruhsal rahatsızlık mıdır?
    Ya da kişinin kendi kendisine verdiği bir hediye midir, vahşi yaşam karşısında?
    Çok büyük bir cesaret ve özgüvenle toplumları idare etmek için liderliğe soyunanlar, birilerinin batırdığını ertesi gün inanılmaz bir cesaret gösterisiyle düzeltmeye talip olanlar, onlarda mı narsisizmin kucağına düşmüşlerdir? Bu konuda Virginia Üniversitesinde görev yapan Prof. Vamık Volkan yayınlamış olduğu ve büyük ses getiren Blind Trust (Kör Güven) adlı çalışmasında sıradan bireyler için tehlikeli olan aşırı narsisizmin lider açısından zorunluluk olduğunu ve narsisizmin liderlik enerjisini açığa çıkarttığını söylemektedir. Yani aşırı özgüven narsisizmi besleyen bir ruh halidir.

    Peki bu aşırı özgüven duygusuna nasıl sahip olmaktadır bu liderler; bu özgüvenin altında yatan sebep nedir? Liderlerin oldukça yıkıcı etkiler yarattığı günümüzde narsisizmin pek de iyi bir ruh hali olmadığını mı düşünmemiz gerekmektedir acaba? Oysa sahip oldukları narsisizm duygusuna ulaşırken, hiç de ferah bir yoldan geçmedikleri de açıktır. Bu durumda ruh halleri hangi aşamalardan geçmektedir ki narsisizm gerekli olmaktadır onlar için yaşamlarında? Çünkü insanların birbirleriyle oldukça sert rekabet ettiği ve yeri geldiğinde birbirlerine çok sert darbeler vurabildikleri gerçeğini gözönüne alırsak, liderler de oldukça çetin bir yoldan geçerek o mevkilere ulaşmaktadırlar.

    Ayrıca narsisizmin sanatçılarda da bulunduğu gözlendiğinden ve yaratıcılıklarını beslemesi açısından muhakkak olması gerektiği düşünüldüğünden, sanatçıların eserlerini üretme noktasına geldiklerinde ruh hallerinin hiç de parlak olmadığı ve hatta çeşitli psikozlar içinde oldukları, hatta ilerleyen safhalarda şizofreni de dahil olmak üzere ağır ruhsal rahatsızlıkların pençesine düştükleri sıkça rastlanan bir durumdur. Oysa ortaya koydukları eserler muhteşemdir. İnsanlık hala ünlü narsisist sanatçıların ortaya koyduğu içinde derin anlamlar barındıran eserleri hayran hayran izlemektedir ağızları beş karış açık vaziyette...
    Bu sebeplerle narsisizm aslında, yaşam tarafından sürekli engellenmelerle ve engellemeler karşısında ego tarafından kendini koruma moduna geçilmesi sebebiyle kişinin kendinde aşırı ve suni özgüven duyguları oluşturması, beyin kimyasında meydana gelen değişiklikler neticesinde kişinin içsel dinamiklerinde de ister istemez değişimler olmasıyla yaşamı algılama ve diğer insanlara sunulan yüzün de farklılaşması neticesi yeni bir davranış modeline doğru kayışın neticesinde oluşan bir "var oluş" biçimidir.

    Narsisizm sadece bir var oluş biçimidir yaşama karşı; temkinli, dikkatli, inceleyici, yaratıcı, değişken ve kendini ispatlayan. Narsisist aslında kendini yeniden yaratan güçlü bir modeldir.
    Ve kişi kendi içine çekilerek önce kendini, sonra yaratıcı kaynağını keşfetmektedir belki de orda… Kendisi açısından yaşamın sadece o var olduğu sürece var olduğunu kavradığından, bu sebeple bütün yatırımını kendi üzerine yapmaya başlayacaktır narsisist ve psikiyatristlerin iddia ettiği üzere oluşturamadığı benlik duygusu yüzünden, iç dünyasındaki parçalanmış binlerce kişilik arasında, içlerinden en doğrusuna yatırım yapacak kadar zeki ve onu büyüterek bir şekilde dünyaya işte burdayım, beni yenemedin, şimdi ipler benim elimde diye haykıracak kadar cesurdur. Ve bunu haykırırken o denli güçlü ışıklar yayar ki, içindeki derin boşluğu kimse göremez o oluşturduğu parlaklıktan.

    İşte sırf bu yüzden bütün bu bilgiler ışığında narsisist yaşamı çözmüş, her tarafı yara bere içinde ve yaşam karşısında korkudan altına ettiği halde ısrarla kontes olduğunu iddia ederek kendini korumaya çalışan, parçalanmış ve güçsüz olduğu sanılırken aslında içinde taşıdığı çok güçlü yaşam özünü dünyaya şaşırtıcı biçimde yansıtan kişidir.

    Onun gözünde belki de yaşam sadece budur -onun yaşarken neler hissettiğini kim bilebilir ki , kimin ne hissettiğini kim ne kadar anlayabilir ki-, ve o bunu çözmeyi başarmanın huzurunu, hüznünü ve gücünü taşımaktadır içinde… Yalnız kaldığında ise içinde hissettiği anlamsız boşluk duygusudur sadece, onu yaşamla ve dünyayla alay ettiren…


    Aylin Yabanoğlu

  2. #2
    schizophrana - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-07
    İtibar Puanı
    10
    Mesajlar
    28
    Kişinin kendini sevmesi ve benliğini korumaya çalışması ne kadar doğru bir davranışsa bunu aşırıya vardırması da o kadar yalnıştır Sanatçılarda narsizm doruk noktasına çıkar evet ama düşününce hangi sanatçı normal ki ?

  3. #3
    Zem_heri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Tem-08
    İtibar Puanı
    20
    Mesajlar
    2,429
    Hastalık gibi görünsede Narsist kişilik olmasaydı. Mozart 'ı Bethoven'i Wagner'i tanımayacaktık .Wagneri anlatan belgeselde karısının sözleri ilginçti Wagner ve Cosima çok iyi anlaşıyordu. Çünki; Cosima Wagneri seviyordu Wagner de Wagneri seviyrdu. Dosteyewski kumarbaz, Balzac dolandırıcı, Peo alkolik, Villon katil,Genet'yi hırsız diye çöpe de atamıyoruz. evet onların bir sürü kamburu var. ama onları yok ettiğimizde hayatın ışıkları da sönüyor..
    Her insan içinde her türlü duyguyu barındırıyor. onların dışarıya çıkarıp bastırmadıkları kimlikleri Narsist belki her insan biraz serbest bırakmalı bu yanını.
    Teşekkürler ahu güzel bir konu olmuş.

  4. #4
    baharakka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eyl-08
    Bulunduğu yer
    kalbinde..
    İtibar Puanı
    131
    Mesajlar
    1,726
    Asagidakilerden en az besinin varligi ile eriskinligin erken donemleri de baslayan, ustunluk hisleri, begenilme ihtiyaci ve kendini baskasinin yerine koyamayip, insanlara uygun yaklasimlarda bulunamama ile seyreden bir rahatsizliktir.

    1 - Kendisinin baskalarindan cok daha onemli oldugu duygusu icindedir. (gosterdigi basarilari, sahip oldugu becerilerini cok daha olaganustu olarak gorup, yeterli bir temeli olmamasina karsin cok degerli ve yuksek bir sahsiyet olarak bilinmeyi bekler.)

    2 - Dusunceleri, hayalleri buyuk bir guc, engin bir deha, kusursuz bir guzellik ve mukemmel, sonsuz sevgi uzerinedir.

    3 - Ozel, benzeri olmayan biri olup, kendisini ancak cok zeki ve ustun nitelikli kisilerin anlayabilecegini dusunur ve sadece bu kisilerle iliski kurup, dostlarini bu kisilerden secmeyi dusunur.

    4 - Cevresindekiler tarafindan cok begenilmeyi bekler.

    5 - Hak ettigi duygusu icindedir. Sahsina ozel, basvuran diger kisilerden farkli bir tedavi uygulanacagi dusunceleri ve davranislari icindedir.

    6 - Diger insanlarla karsilikli iliskilerinde bencilce, cikar dusunerek hareket eder. Baskalarinin zaaflarindan yararlanip, hedeflerine ulasmayi gozetir.

    7 - Kendini diger kisilerin yerine koyup, onlarin hissettikleri, dusundukleri ya da ihtiyaclari konularini anlamaya ve bunlara saygi duymaya isteksizdir.

    8 - Genellikle baskalarinin basarilari, yaptiklari, degerleri ve onlarin genel olarak varliklarini kiskanabilirler. Digerlerinin de kendilerini kiskandigini dusunurler.

    9 - Kendini begenmis, ukala ve kustahca tutumlar icine girerler.

    Kendilerinin cok onemli, vazgecilemez olduklari seklinde bir dusunce icerikleri vardir. Halk arasinda "Buyuk daglari ben yarattim" denen tavirlar icindedirler, gosterisci ve kendini metheden konusma ve davranislar icindedirler. Bunlarin karsiliginda bekledikleri ilgi, ovgu, hayranlik ifadeleri ile karsilasmadiklarinda hayrete dusup, hayal kirikligi ve mutsuzluk donemleri yasayabilirler. Baskalarinin da kendi basarilarindaki katkisini gozardi edip, onlari hesaba katmazlar. Otorite ya da ust duzey kisilerle ilesim kurmak icin cabalayip, baglanti kurduklari bu kisilere abartili nitelikler atfederler. Bu sekilde kendilerini de bu kisilerden varsayarlar. Daima bir kurumun en yetkilisi ( bashekim, profesor, mudur, komutan, isveren vs.) gibi en yetkili ile iletisime gecip, digerlerinin fikirlerine aldirmazlar.

    Devamli olarak birseyde ne kadar iyi olduklari, oradakilerin kendilerini nasil elustunde tutup, deger verdigi, sevgi ve saygiyle karsilandigi uzerinde dusunurler. Cevrelerinden surekli ovgu, alkis beklerler. Sira beklemek, izin istemek, yol vermek onlarin sozlugunde olmayan kavramlardir. Cunku kendilerine gore herseye haklari vardir ve daima bir oncelikleri oldugu dusuncesi icindedirler. Baskalarindan bu konularda destek ve yardim goremediklerinde ofkelenirler. Baskalarini kendi isleri ve keyfi icin kole gibi kullanabilir, yakin cevrelerini ust duzey ya da kendilerini pohpohlayacak kisilerden secerler (en guzel, en taninmis kisiyle gorunmek, arkadaslik etmek, bu amacla o tur kisilerin bulundugu sosyal klup, derneklere girip, faaliyetlerde bulunmak gibi).

    Diger kisilerin icinde bulunduklari durumlar konusunda asagilayici, elestirici, ilgisiz ve hafife alir bir tavir sergilerken, kendinin karsilastiklarini derinlemesine aktarmaya calisarak cifte standart uygulayabilirler.

    Herkesin basarisina haset edip, onlarin hic birseye layik olmadiklari, kendilerinin de isterlerse kolayca onu yapabileceklerini dusunurler.

    Kendilerine yapilan en ufak yapici elestiri ya da duzeltme, ekleme ve oneri bu kisileri agir bir sekilde yaralayabilir. Bu durumda kucuk dusmus, mahvolmus, ortada birakilmis hissesebilirler. Bu durumda aniden hiddetlenip, kirici olabilirler. Bunlardan oturu sosyal iliskileri bozuk olup basarilari devamli olamaz. Baskalari ile yarisma gerektiren islerde yenilme riski nedeniyle, bu islere karsi isteksizlikleri is ve sosyal hayatta beklenen duzeyin altina dusmelerine yol acabilir. alıntıdır.
    Ακακία.

  5. #5
    PUNKY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-08
    İtibar Puanı
    38
    Mesajlar
    299
    Eline sağlık Baharakka Hiç sevmem narsistleri ama bazen bazı kişilere küçük dağları ben yarattım şekliden davrandığım oluyor bilerek ve isteyerek

  6. #6
    the_frost
    Guest

  7. #7
    baharakka - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Eyl-08
    Bulunduğu yer
    kalbinde..
    İtibar Puanı
    131
    Mesajlar
    1,726
    Alıntı AHU Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Eline sağlık Baharakka Hiç sevmem narsistleri ama bazen bazı kişilere küçük dağları ben yarattım şekliden davrandığım oluyor bilerek ve isteyerek
    ahu sunu unutmamak gerek bu gün kimi rosha testine tabi tutsanız birazda olsa narsıstlik özelliği bulunuyor.aşırıya kacılmadıgı sürece sorun yok..bu arada bende bir narsistim.ama bu insanlardan kendimi üstün yada farklı görmemden degil..asırı kendime duydugum özgüven ve begenme ve kendimi sevme deger vermemden kaynaklanıyor..
    Ακακία.

  8. #8
    -YASAKLI- Göktürk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-08
    İtibar Puanı
    170
    Mesajlar
    1,642
    Konuya bir de Sufi Psikoloji " Transpersonel psikoloji " acisindan bakalim:

    Söyle diyor " Ben Ötesi " yazari:

    Yaratanın sevgisinin sonsuz güzellik ortamında var olması
    Bu sonsuz sevginin en önemli özelliği güzellik-çirkinlik, yani dualite ötesi bir " güzellik ve ahenk " te olmasıdır. Burada hemen çağımızın ruhsal hastalıklarından biri olan narsisizm-özseverlik konusunda önemli bir noktaya temas edelim. Bilindiği gibi mitolojide Narsis, suda yansıyan kendi yansımasına aşık olur ve bunun bedelini korkunç bir yalnızlıkla öder, çünkü artık başka kimseyi sevemez. Narsis hikâyesinden ders alarak, bizlerin yukarıda sözünü ettiğim sevgi kutuplaşmasının öbür yanı, yani olumsuz kutbunda olduğumuzu düşünelim. Ama Yaratanın bizlere örnek olarak sunduğu sevgi modelinde ise sevgi kendi kendisine değil diğer varlıklara yönelik bir sevgidir ve bu sevginin gereği ise " taşma " dır ( feyz ).

    İbn Arabi bu karşılık beklemeden vermeye Kur"an tabiri olan " ihsan " sözcüğünü kullanıyor. Demek ki Narsis" in gördüğü hayali aşıp, aslına varması gerekirdi ki, Rahman-feyz-ihsan frekansına girsin ve tüm yaratılmışlara bu güzelliği yansıtsın.

    Narsisizm olgusunun bir diğer yönü ise, özsever insanın içinde biriktirdiği öfkedir. Bu öfke hem varamadığı dünyaya, hemde kendini tutsak eden, sonsuz gelişme potansiyelinden mahrum eden yine kendisine yönelir. Buna nefse, egoya yönelik öfke de diyebiliriz. Çünkü o nefs, kendisini kendisinden, aslından çalmıştır !

    Narsisist insanın bir başka dramı ise, kendi güzelliğine inanmamasıdır hatta nefret etmesidir. Nasıl etmesin, her geçen gün yegâne değeri zannettiği gençliğinden tazeliğinden, güzelliğinden birşeyler yitiren bir insan. Zamanın elinde bir oyuncak... Estetik ameliyatlar, olmadık kozmetik girişimler, hergün yutulan vitaminler, bir ömür boyu orası burası delinen tekneyi batmaktan kurtarma çabaları...

    Peki bu geçici, zamanın keyfine teslim olmuş bir " güzelliğin " alternatifi olan ilâhi güzellik acaba nasıl bir şey olabilir ?

    Gelin bu sorunun cevaplarını aşağıda vermeye çalışalım :



    İlâhi sevgi ve güzelliğin devamlı artması
    Burada karşılaştığımız güzellik, statik-durağan bir güzellik değilde, dinamik, sürekli artan bir güzellik olabilir mi ?

    " Düşünün anlatılamayacak kadar güzel bir deniz kenarındasınız,
    karşıda ufuk çizgisinde sıra sıra adalar var ve güneş bu adalar arasından batıyor.
    Havayı altın rengi bir güzellik sarıyor, içiniz burkuluyor
    ve susup hûşu içinde bu muhteşem manzaraya kendinizi bırakıyorsunuz,
    biraz sonra güneş ufuk çizgisine varıyor ve tüm ihtişamı ile batıyor
    ve... karanlık basıyor...
    Ama birde güzelliğin hiç bitmediği bir dünyada,
    hiç batmayan ve her an ihtişamı dahada artan bir gün batımı düşünün .
    Bu kadar güzellik insanı aklından edebilir."

    İşte İbn Arabi" nin aşağıdaki şiiri bu olguyu anlatıyor :

    " Çünkü ben O" nunla karşılaştığım daha ilk anda
    Güzelliği devamlı artan birini görüyorum karşımda
    Bir vecd gerekli ki olsun durağımız
    Artınca güzelliğinden uyumlu beraberliğimiz. "

    Demek ki Narsis yansıyan hayaline aşık olmakla kendini sonsuz gelişme potansiyelinden ve geçici güzelliğin karşıtı olan, sonsuz ve artıcı güzellikten mahrum ediyor. Güzelliği sevgiden ayıramazsak biz burada yine çok şaşırtıcı bir olgu ile karşılaşıyoruz, artan sadece güzellik değil,

    İbn Arabi" nin o keskin görüşüne göre, sevgi de devamlı yenileniyor!

    " Çünkü benim sevdiğim Sen" in bende bulduğun şeye bağlı "
    Yaratman gibi Sevgin de hep yenidir benim için "

    Yaratan her an tüm evreni yeniden yarattığına, ve her yaratış bir öncesinden daha mükemmel olduğuna göre ( ilâhi ölçülere göre ) ve sevgiyi de bizim kalplerimize O yerleştirdiğine göre, her yeni an, yeni bir sevgi, her yeni an daha mükemmel bir sevgi...



    İlâhi güzelliğin hiçbir benzeri olmayan bir güzellik olması.
    İbn Arabi burada yine bizleri şaşırtıyor ve ilâhi güzelliği tanımlarken, " daha önceleri tanıdığımız hiçbirşeye benzemeyen " bir güzellikten sözediyor. Normal şartlar altında birşeyi tanımlarken, o şeyi zihnimizde, hafızamızda daha önceleri yaşadığımız benzer birşeyle karşılaştırır ve böylece bir sonuca varırız. Ama ilâhi güzellik " görüş " ü ise tamamen orijinal, öncesi olmayan, kıyas kabul etmeyen bir görüş. " Rembrandt " ın hakiki bir tablosunu düşünün, bu tablo tektir ve tekliği nedeniyle bir servet değerindedir. Kopyası veya sahtesi anlayan için beş para etmez. Rembrandt Allah vergisi dehası sayesinde bu eseri "yaratmıştır".

    Ama eşi bulunmazlığın ötesinde bu tabloya her an bir başka güzellik eklendiğini düşünün, müzedeki tablo her an bir şekilden başka bir şekile giriyor her geçen an daha da güzelleşiyor. Herhalde tüm dünya televizyonları bu olayı yansıtmak için birbirleri ile yarışa girer ve çağın olayı olurdu. İşte âriflerin yaşadıkları ilâhi güzellik belki de böyle bir şey..." Bu sürekli yenilenen güzellik kavramı,

    " Rabbiniz her an yeni bir yaratmadadır "

    Kur"an ayetine belirli ölçüde bir paralellik gösterir.

    Sevginin ve güzelliğin statik olmaması, sürekli yenilenen ve daha da ötesi sürekli " artan " nitelikte olması bizleri yepyeni bir varoluş alanı ile temas ettirir. Artık " fena", yokluk, aşılmış, " bekâ ", Yaratan ile sürekli var olmaya doğru bir adım atılmıştır.
    İbn Arabi Hz. de rahmetle andıktan sonra, İlâhi aşkın tecelligâhı olan bir yüce insandan daha söz etmek istiyorum, tanımlara, kavramlara sığmayan, Hz.Mevlâna"mız... 1244 tarihinin sıcak bir yaz gününde, Doğu Anadolu dağlarının ücra bir köşesindeki bir yayladayız. Yüce bir çınar ağacının hemen yanıbaşında bir çeşme, biraz ötede çimenler üstünde bir posteki... Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıflıktan avurtları çökmüş bir adam, gözleri alev alev, bakışları sanki insanı delip geçiyor. Postekisi üzerine çökmüş Mevlâsına yalvarıyor, dileği ilk bakışta biraz garip gibi görünüyor, Allahım diyor,

    " Bana katlanabilecek birisini çıkar karşıma, çıkar ki benim gönlümü yakan ateş onun da
    gönlünü tutuştursun, ateşler birleşsin, tek bir ateş olsun
    ve bu ateş asırlar sonra bile dünyaya nûr saçmaya devam etsin. "

    Birdenbire Derviş sanki yıldırım çarpmış gibi oluyor, tüm bedeni titremeye başlıyor, çünkü gönlüne bir ses geliyor, gaipten gelen bir ses...

    "Ne verirsin, evet seni o insanla karşılaştırırsam neyini verirsin? "

    Bir an bile tereddüd etmeden koca Derviş yanıtını veriyor.

    " Canımı veririm "

    Öyleyse diyor, ses

    " Konya" ya git, Mevlâna Celâleddin"i bul ..."

    Evet Şemsi Tebrizi Hz., Hz.Mevlâna" nın gönlünü uyandırmak, tüm bildiklerini O" na aktarmak için, gözünü kırpmadan o mubarek canını, yüzyıllar boyunca insanlar feyz alsınlar diye ve belki de şu anda sizin bu satırları okumanız için feda ediyordu.

    Sahne değişiyor, tarih 23 Ekim 1244, günlerden Cumartesi, Konya" da " Şekerciler Hanındayız " . Bir oda, kapısında kocaman pahalı bir kilit. O zamanın varlıklı tüccar kıyafetine bürünmüş bir adam, yavaş ve ağır adımlarla, cebinden anahtarı çıkartıyor ve kapının kilidini açıyor.

    Aslında bu adam, bizim Derviş Şems" den başkası değil, ama dikkati çekmemek için zengin tüccar kılığına bürünmüş, görkemli kilidi görenler, odada ne pahalı mallar olmalı diye fısıldaşıyorlar ve O" na gıpta ediyorlar... Derviş odaya giriyor, yerde bir hasır ve üstünde yastık yerine kurutulmuş kil parçası, kırık bir testi... Uzanıyor, tefekküre dalıyor, ikindi vaktini bekliyor... Hz. Mevlâna" nın, gönlünde o gün nereden kaynaklandığını bilmediği bir heyecan var, ikindi vaktine doğru, atını eğerletiyor ve çarşıya çıkıyor. Yolu Şekerciler Hanı" na yaklaştığında, Hz. Şems"de, yüzünde gizemli bir gülümseme ile yavaşça yerinden kalkıyor, abdestini tazeliyor ve dışarı çıkıyor. Gönlünde zerre kadar tereddüd yok, emin adımlarla kavşağı dönüyor ve karşısında atı üzerinde Hz. Mevlâna.. Havada anlatılmaz bir gerilim, sanki tüm Konya ahalisi, kurak geçen bir yazdan sonra ilk yağmuru bekliyor...

    Şems i Tebrizi Hz. leri, görenlerin şaşkın bakışları altında atın yularını tutuyor ve durduruyor. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi geçen bir an, iki yüce ruh göz göze geliyorlar, ağızlar susuyor ama iki gönül arasında akıl almaz bir iletişim başlıyor. Işık hızı da ne demek oluyor, gönül hızı ile "görüşüyorlar " ve sanki zaman duruyor. Bir süre sonra Şems Hz. lerinin çakmak çakmak yanan gözlerinde yine bir gülümseme oluşuyor ve Hz. Mevlâna" ya sorusunu soruyor...

    " Kim daha yücedir, Beyazıd ı Bistami mi, Hz. Muhammed mi "

    Yüce Mevlâna" mız bu nasıl soru diyor, " tabii ki Hz. Muhammed ( SAV ) daha yücedir. "

    Şems Hz. yine muzipçe bakarak ekliyor : "Ama Beyazıd ı Bistami, kendi cüppesini kastederek, "bu cüppenin altında Allah" dan başka bir şey bulamadım" demişti " diyor. Ve tabii beklenen yanıt gecikmeden geliyor, Hz. Mevlâna" mız,

    " Evet doğrudur, Beyazıd bu sözleri söylemiştir ama O, o hâli geçememiş oraya takılıp kalmış ama Hz. Muhammed ( SAV ), Peygamber olduğu, tüm günahlardan arınmış olduğu halde, günde yetmiş kez istiğfar ederek, her gün yetmiş yeni kademe aşmıştır."

    diyor.


    Böylece İslam dininin ve dolayısıyla Sufizm" in evrensel özelliği olan, "sonsuz gelişme potansiyelini " anlamış olduğunu, belirtiyor. Yani her gün birşeyleri terk, her secde bir rota düzeltme, her an yeniden doğma... Ne bakışmış o bakış ki, ne gönülmüş o gönül ki, Hz. Şems, Hz. Mevlâna" mızın gönlüne nazar ettikten sonra, 25618 beyitlik Mesnevi i Şerif, 50000 beyitlik Divan ı Kebir, Fihi Ma fih, Mecâlis-i Seb" a ve Mektubât ortaya çıkıyor. Sanki gönül coşması değil, volkan patlaması... Şems Hazretleri" nin canını vermeyi bile göz kırpmadan kabullendiği ve Hz. Mevlâna" nın gönlünde uyandırmak istediği o ateş, insanlığın belkide en büyük sırrı.


    Son din tebliğ edildikten, son peygamber peygamberlik kurumunu mühürledikten sonra insanlığa son bir işaret, son bir armağan. Rabia Sultan" da, Hallac Hz." de, İbn Arabi" de, insan Yaratan ilişkisi sanki daha vasıtasız, arada Şems Hz. leri gibi bir "aracı " yok. Evet tüm bu velilerin bir tür eğitim aldıkları mürşidleri olmuş ama bunlar bilebildiğimiz kadarıyla Şems niteliğinde değil. Hz. Mevlâna - Hz. Şems karşılaşmasında insanlığa verilmek istenen daha değişik tarzda bir mesaj. Sanki uçsuz bucaksız bir deniz bir başka uçsuz bucaksız denizle buluşuyor. Sonsuzluk sonsuzlukla kucaklaşıyor, sonsuz aşk sonsuz ilimle buluşuyor. Hz. Mevlâna" nın oğlu Sultan Veled, İptidaname" de bu buluşmayı şöyle anlatıyor :

    " Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı. Mevlâna"nın gölgesi,
    onun ışığının parıltısında yok oldu.
    Aşk âleminin ötesinden defsiz, sazsız bir sestir erişti.
    Şems ona maşuk halindan bahsetti.
    Bu suretle de Mevlâna" nın sırrı gökleri aştı.
    Şems dedi ki : Bâtın âleminde ilerisin ama şunu duy ki ben, bâtının da bâtınıyım.
    Sırların sırrıyım, nûrların nûruyum ben.
    Erenler, benim sırlarıma erişemez.
    Aşk yolumda perdedir benim.
    Diri sevgi tapımda ölüdür...
    Şems, onu öyle şaşılacak bir Âleme çağırdı ki o âlemi ne Türk rüyasında gördü,
    ne Arap.
    Üstad Şeyh yeni bilgi beller bir hale geldi, hergün huzurunda ders okuyordu.
    Sona erimişti ki işe yeniden başladı, kendisine uyuluyordu, bu sefer o,
    Şems" e uydu.
    Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems"in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi...
    Şems, maşuk erenlerindendi, onu da o âleme, maşukluk cihanına davet etti.
    Mevlâna da onun cinsindendi, ona ulaştı, can yoluyla canlar canına kavuştu.
    Şems i Tebrizi, o tabiatı kan dökücülük olan er,
    yol gösterici oldu. "

    İki denizin buluşması, insanda tecelli eden ilâhi aşk etrafında tevhidin yaşanması ve Şems Hz." lerinin görevini tamamlamasından sonra " kurban edilmesi "... Sanki tüm bu olağanüstü olaylar ilâhi bir oyunun perdeleri. " Oyunun " her aşamasının belirli bir mesajı var ve son sahne, trajedi gibi görünmesine rağmen, yine de tüm insanlığa ve özellikle metafizik geriliminin dayanılmaz boyutlara eriştiği, 21 inci yüzyılın insanlığına yani bizlere sunulan ilâhi bir mesaj. Bakın Divan ı Kebir bize ne diyor...

    " Bizim ölümümüzle bir dünya dirilir, çünkü öyle aşağılık bir kurban değiliz biz. "
    ( DK 6/292 )

    Evet anlaşılan ilâhi aşkı, yani sevginin ötesindeki sevgiyi yaşamanın, özgürlüğün ötesindeki özgürlüğe varmanın, yokluğun ötesindeki yokluğa varmanın yolu insandan geçiyor. " Kapı " insan; ötelerin ötesine gitmenin, Mevlâya varmanın en kestirme yolu ve kapısı, insan. Şems" ini yitirdikten sonra Hz.Mevlâna bir tür içsel deprem yaşıyor, bilindiği gibi iki yüce ruh arasındaki bu anlatılmaz beraberliği kavrayamayan bazı kişiler büyük bir varsayımla Hz. Şems"i katlediyorlar.

    Bu içsel deprem bir tür yeniden doğuşa benziyor, içinde birşeylerin ölmesi ve başka bir insanın meydana çıkması gibi bir şey.

    " Zaten Tebrizli Şems de bir bahanedir. Aslında güzellikte eşsiz olan da biziz,
    lütufta eşsiz olan da "
    ( DK III 1576 )

    Deniz denize kavuştuktan sonra ne Şems kalır ne de Mevlâna...

    " Allahım, Sana kavuşmama engel olan,
    Senin yolunda rahatça yürümeme mani olan ayağımdaki bu diken, benim kendi varlığımdır.
    Bu sebeple, kendimden uzaklaşmak, kendimi kendimden kurtarmak isterim... "
    ( Mevlâna, Şefik Can Sayfa 141 )
    Şimdi Mevlânamız" dan tüm insanlığa ulaşan mesajın ana hatlarına bir daha bakalım. Tekrar tekrar üstünde durulan olgu, " insanın kutsallığı " dır. Yukarıda gördüğümüz gibi insan kutuplaşmış bir yapısı olan varlıktır. Bir yanı sonsuzlukta bir yanı ise sonlu dünyadadır. Böylece insan " sonlulukla sonsuzluğun buluşma noktasını " oluşturur.

    " Orada bir âlem, burada bir âlem, ben ise tam ortada, eşikteyim "

    Serbest iradesi ile sonluluk ve sonsuzluk arasında seçme iradesine sahip olan insan çok yüce bir sorumluluk altındadır. ( Takva = Sorumluluk bilinci )

    Bu sorumluluk akıllara hayret verecek bir orandadır, çünkü Allah ( cc ) dostlarından duyduğumuza göre insan bu evrenin içinde değil, evren insanın içindedir, hatta insanın gönlünden kaynaklanır!

    " Varlık âlemi birlikten kaynaklanır.
    Arı varlık peteğini oluşturur, arıyı oluşturan petek değildir.
    Arı biziz, çokluk dediğimiz şey bizim yaptığımız petekten başka bir şey değildir. "
    Mesnevi 1810

    Yine insanın bir başka tanımlanması :

    " Sen cihanın hazinesisin, cihan ise yarım arpaya değmez.
    Sen cihanın temelisin ve cihan senin yüzünden taptazedir.
    Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış, çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o,
    iğreti bir rüzgârdan başka nedir? "
    ( Mevlâna Rubailer 228 )

    İçinde bulunduğumuz 21 inci yüzyılın başlarında, kulağa ne hoş geliyor değil mi? Hırsımızdan dolayı üstünde yaşadığımız şu mavi gezegeni neredeyse yaşanamayacak oranda kirleten biz insanlara ne güzel ve ne ümit verici bir mesaj.

    " Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu!
    Ey şahlık cemâlinin aynası mutlu varlık!
    Her şey sensin, âlemde ne varsa senden dışarıda değil.
    Sen her ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende. "
    ( Mevlâna Rubailer 1382 )

    Evet son peygamber ile vahiy kurumunun artık kapandığında " ilham " kapısının hala açık olduğuna işaret ediyor bu beyitler.

    " Her şey bizde, bizim içimizde ",

    Afrika" da göbeği şişmiş, açlıktan ölen çocuklar, kirlettiğimiz ırmaklar, denizler, katlettiğimiz yağmur ormanları... Evet can çekişen şu mavi gezegen, ne varsa hepsi bizde, bizim gönlümüzde...

    " Hem korkunç hem de muhteşem insan! "

    Aslında bu " her şeyi " ayakta tutan, atomları elektronları, gezegenleri birbirine çeken ve ahenkli bir şekilde evreni oluşturan temel, asıl güç... aşk.

    " Tanrı hikmeti bizi ezelden beri birbirimize aşık etti.
    O ezeli hükme göre evrenin tüm zerreleri çift çifttir
    ve her zerre de kendi çiftine aşıktır.
    Evrende her zerre de kesinlikle kendi çiftini ister.
    Kehlibar nasıl saman çöpünü çekerse her zerre de kendi çiftini çeker.
    Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim.
    Şu halde yerle gökün de aklı var; böyle bil.
    Çünkü akıllıların işlerini işliyorlar. "
    ( Mesnevi III 4400 )

    Bu satırlar müthiş bir gerçeği açığa çıkartıyor, eğer her şey yukarıda söylenildiği gibi bizim gönlümüzden kaynaklanıyorsa, bu dünya bizim gönlümüzün yansıtması ise, aşkını yitiren gönül nasıl bir dünya yansıtır? Sonuç çözülme, ahenk bozulması, ekolojik dengenin yitirilmesi, sevgi yerine nefretin gittikçe ağırlık kazanması yani kaosun meydana çıkmasıdır. İnsan gönlünü bir mercek gibi hayal edersek ve bu mercek tozlanmışsa, ilâhi iradenin yaptırıcı ışığı bu mercekten geçerken, bizden kaynaklanan nedenlerle saflığını yitirir, zerrelerin birbirlerine olan aşkı zayıflar, dirlik, düzen bozulur. Şems Hz. lerinin ne için canını verdiğini şimdi daha iyi anlıyoruz,

    " Bizim ölümümüzle bir dünya dirilir, aşağılık bir kurban değiliz biz. "


    Allah" ın Rahmeti, gözlerini kırpmadan canlarını feda eden bu yüce insanların üstüne olsun. Evrendeki parçacıkları birbirlerine çeken, yani evreni ayakta tutan temel güç bu akıllara sığmaz " aşk " ise, bu evreni gönlünde taşıyacak kadar yüce olan insanın bir diğer insanla ilişkisi ne olabilir? Bir başka deyimle atomun çekirdeği proton ile etrafında dolaşan elektronlar karşıt değerli olmalarına rağmen ( bilindiği gibi proton +, elektron - dur ve fizik yasalarına göre birbirlerini itmeleri gerekir ) birbirlerini çekiyorlarsa, gerçek insan ilişkisi, bu ilişkinin " sırrı " nedir?

    Gelin bu sırrı Hz. Mevlâna"mızın mubarek ağzından dinleyelim, Şems Hz. lerini anlatıyor...

    " Onun yüzüne baktığım ilk andan itibaren sadece yokluk gördüm,
    aklın anladığı anlamda ne konuştuğu dil, ne ruh, ne de gönül vardı.
    Eğer Eflatun o mehtabın güzelliğini ve o sevecenliği görmüş olsaydı
    şüphesiz benden daha çılgın ve şaşkın olurdu.

    Sonsuzluk sonluluğun aynasıdır ve sonluluk da sonsuzluğun aynası ama Şems"in aynasında sonluluk da sonsuzluk da Onun iki saç lülesi gibi iç içe olmuşlar. " Rubailerde bu sırra biraz daha açıklık getiriyor :

    " Gözümüze bak da Hakk" ın cemalini gör.
    Çünkü bu, gerçeğin kendisi ve katıksız bilginin ışığıdır.
    Hak da kendi güzelliğini bizde seyreder.
    Sakın bu sırrı açıklama, kanını yerlere dökerler. "

    Evet maddeden oluşan evrenin düzenini ayakta tutan, zerreleri birbirlerine kenetleyen aşktır ama insanda

    " aşk aşkı seyreder ! "

    Sen ben, ayrılık gayrılık, dil ırk, din dinsizlik ötesinde, insan insanda " aşkı " seyreder. Ve...

    " söz burada düğümlenir, kalem kırılır, bu şiir senden utanır..."

    İnsanlar arasındaki ilişkinin kutsallığına, sırrına yukarıdaki satırlarda biraz olsun yaklaştık. Gelelim şimdi insan dünya ilişkisine, alabildiğine kirlettiğimiz derelerimize, ırmaklarımıza, denizlerimize, yakıp kül ettiğimiz ormanlarımıza...

    Bir veli, bir Allah dostunun görüşüyle evrene bir nazar eyleyelim, bakalım neler göreceğiz.

    Lambalar değişik, ama ışık hep aynı ışık.
    Şu insan beyninin yavaş yavaş ölen lambacı dükkânında,
    Ne denli çok pırıl pırıl lambalar var,
    unut hepsini...
    Dikkatini öze yönelt, nûra yönelt,
    berrak bir mutluluk kendi kutsal ateşini sessizce söndürüyor.
    Bak nûra sana tüm gördüklerinden akıp duruyor,
    tüm insanlardan, mümkün olan ve aslında iç içe olan herşeyden !
    İyiden, kötüden, düşünceden ve aşktan.
    Ve lambalar değişik,
    ama ışık hep aynı ışık !
    Bir madde, bir enerji, bir ışık,
    ışık da ne söz, kökeni ruh olan tek bir nûr.
    Durup dinlenmeden her gördüğünden fışkırıyor.
    Fırıldak gibi dönen, cayır cayır ışıldayan, yanan bir pırlanta.
    Bir, bir, bir... ( Divan ı Kebir )

    Gönül gözü ile dünyayı görebilsek, nasıl bir dünya görürdük ve o dünyaya acaba şimdi kıydığımız gibi kıyabilir miydik?

  9. #9
    PUNKY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Kas-08
    İtibar Puanı
    38
    Mesajlar
    299
    Tek solukta okudum teşekkürler Göktürk

  10. #10
    Zem_heri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Tem-08
    İtibar Puanı
    20
    Mesajlar
    2,429
    Alıntı AHU Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Eline sağlık Baharakka Hiç sevmem narsistleri ama bazen bazı kişilere küçük dağları ben yarattım şekliden davrandığım oluyor bilerek ve isteyerek
    Ahu zaten narsistler yanlız insanlar, toplumun biraz dışında yazıda da belirtildiğ gibi hiç bir narsistin senin sevginin eksikliğini hissedeceğini sanmıyorum.

+ Konuyu Cevapla

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Bağlama Büyüsü Bağlama Büyüsü Muhabbet Büyüsü Aşk Büyüsü Büyü Aşık Etme Büyüsü Medyum

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198