+ Konuyu Cevapla
Toplam 1 sonuçtan 1 ile 1 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Tezer ÖZLÜ

  1. #1
    devrikcumle - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar-08
    Bulunduğu yer
    izmir
    İtibar Puanı
    1110
    Mesajlar
    2,574



    Tezer Özlü, 10 Eylül 1943′te Simav’da doğdu. Anne ve babasının görevleri nedeniyle çocukluğu Simav, Ödemiş ve Gerede’de geçti. “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diye anlatır o günlerini.


    10 yaşındayken İstanbul’a geldi. Avusturya Kız Lisesi’nde okudu. 1961 yazında ilk kez yurtdışına çıktı. 1962 ve 1963′te Avrupa’yı otostop yaparak gezdi. 1964′te Paris’te tanıştığı tiyatro sanatçısı, yazar Güner Sümer ile evlendi. Ankara’da Almanca çevirmeni olarak çalışmaya başladı. Yarım bıraktığı lise öğrenimini, İstanbul Erkek Lisesi’nin sınavlarına dışarıdan girerek, tamamladı. Ankara Sanat Tiyatrosu çevresinde yer aldı. Brendan Behan’ın Gizli Ordu adlı oyununda rol aldı. Eşinden ayrıldı, 1968′de İstanbul’a yerleşti. 1968′de sinemacı Erden Kıral ile evlendi. 1973′te kızı Deniz doğdu. 1981′de bir bursla bir yıllığına Berlin’e gitti. Erden Kıral’dan ayrıldı. Üçüncü eşi, Kanada’da yaşayan İsviçre asıllı Hans Peter Marti ile tanıştı. 1984′te Hans Peter ile evlendi, Zürih’e yerleşti. Yakalandığı hastalıktan kurtarılamayarak,18 Şubat 1986′da bu kentte öldü; 25 Şubat’ta Aşiyan’da son yolculuğuna uğurlandı.

    Tezer Özlü yazın yaşamına öyküler yazarak başladı. İlk öykü kitabı Eski Bahçe 1978′de yayımlandı. Gene aynı yıl yazmaya başladığı ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri 1980′de yayımladı. 1981′de Berlin’de bulunduğu süre içinde, Bir İntiharın İzinde isimli kitabını Almanca olarak yazdı. Bu kitap daha sonra Türkçe’ye Yaşamın Ucuna Yolculuk olarak çevrildi. Bu kitapla Almanya’da Marburg Yazın Ödülü’nü kazandı.

    İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri onun yaşamından izler taşır: “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku.

    Küçük burjuva ana babalar, Türkiye ulusal bağımsızlık savaşından sonraki heyecanlı kuşağın vatansever kişileridir. Taşradan İstanbul kentine yeni gelip, burada küçük yaşta Avusturya ve özellikle Alman kültürü ile Katolik kilise okulunda karşılaşan bir Türk kızı ne olur? Evinden kaçmak ister, çünkü bu evlerde süren durgun yaşamın, sevgisiz yaşamın, iç içe yaşamın düşündüğüne uymadığının şokunu yaşar. Okuldan kaçmak ister, çünkü okul karanlık bir kilisedir. Okulda öğretilen birçok yalan, gerçek yaşamda hiçbir zaman gerekmeyecektir.”

    Ve şimdi de kitaptan bir bölüm…

    “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………. isterim hep.”

    Tezer Özlü hep gitmek istemiş. Çünkü Özlü ‘ye göre “Güzel olan, gerçek olan dış dünya ve o dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusudur. Ve yaşam, yalnızca sokaklardadır”.

    Tezer Özlü, düşündü, yazdı ve konuştu. Onun hayatın çeşitli alanlarına dair sözlerine kulak verelim şimdi de…

    “. Şunu öğrenmelisin : Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

    . Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.

    . Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir.

    . Güç ve korku her zaman yan yanadır.

    . Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.

    . Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.

    . İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.”


    --------------------
    YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

    "Çevreyi tanımlamak değil,duygularla yaşamak gerekir..."

    Her sevginin başlangıcı ve süreci,ve o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu.Belirsizlikler arasında belirmeye çalıştığımız yaşam gibi.Sevgi isteği,kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük.Belki kendilerine yaşamı kanıtlama gereği duymayan insanlar,sevgileri de derinliğine duymadan,acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar.Ya da sevgiyi sevgi,beraberliği beraberlik,ayrılığı ayrılık,yaşamı yaşam,ölümü ölüm olarak yaşıyorlar.Oysa yaşam ölümle,ölüm yaşamla tanımlı.

    Ama sen.Senin için her beraberlik ayrılış,her ayrılış beraberlik,sevgi sevgisizlik,duyum duyumsuzluğun başladığı an.Birisinin teniyle yanyana olmak,kendi var oluşumu unutmak mı.Ya da daha derin algılamak mı.Kendi var oluşum.Her var oluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.

    Yaşamın,daha doğrusu yaşamın ortasında,tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum.Ama artık yorulmaksızın aramak yok.Aranan yaşantılar arandı.Yaşandı.Bir kısmı gömüldü.Yeniden toprak oldu.Canlılıklarını duyduğum,canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti.Onlar adına,onları da özlemek,onlar için özlemek,onlar için sevmek.İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek,istemek.Onun yanındayken de özlemek,istemek.Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.Uykuda.Uykuyu ararken.Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan birbaşınalığın çaresizliğini.Yollarda.Okurken.Pencereden caddelere bakarken.Giyinirken.Soyunurken.Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken.Hiç bir şey aramazken.Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanları görmezken,başka olgular düşünürken...Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken,bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken,arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken,büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiçbirini tanımazken,bir mağazada gelişigüzel yiyecek seçerken,ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken,aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken,gidenleri,gelenleri,bölünenleri, lenleri,doğanları,büyüyenleri,yaşamak isteyenleri,yaşamak istemeyenleri özlerken,severken,sevilirken,sevişirken,hep yalnız değil miyiz.

    Yaşam özlemini doyuracak bir olgu mümkün mü?

    Yirmi yıl sonra aynı şarkılar çalıyor.Elli üç yıl öncesi çekilmiş bir film gösteriliyor.Yirmili yılların,ellili yılların giysileri vitrinleri dolduruyor.Açlık,savaş,geri kalmışlık ve inanılmaz felaketlerle ilgili haberleri kitleler,masal dinler gibi dinliyor.İşte böylesi bir yaşam önümüzden gelip gidiyor.Sen kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun.O,kendi duvarlarının gerisine çekiliyor.Bir başka kentte.Bir başka ülkede.Herkes bir başka kentte.Herkes bir başka dili konuşuyor.Ya da anlamaya çalışıyor.Aynı dili konuşan iki kişi yok.Her sözü,insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun.Her söylenen söz,bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.Karşısındakine bir şeyler anlatmak istese de,gene kendi gerçeğini,bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler.Bir bedenin üzerinde dolaşan her el,kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.

    Doyum içinde ayrılacağımı sandığım bu yaşamdan,zaman zaman algılıyorsun ki,hiç de doyumla ayrılamayacaksın.Hiç yaşanmamış gibi.Doymak mümkün mü.

    Daha sanki hiç bir şey,yaşamın hiç bir olgusu,algılanan,duygularla tutulan güçle kavranmamış,yaşanmamış.

    Niçin bugün,yaşamın,tüm yaşamın önünden geçip gittiğini,artık ölümü beklemekten başka bir şey olmadığını,her gün gibi bir kez daha anıyorsun.Yaşam,zamansız.Yaşamın hiç bir zamanı yok.Çocukluk,kadınlık,erkeklik,yaşlılık,yaş am,ölüm,sevgi,sevgisizlik,doyum,doyumsuzluk,her şey iç içe.Akıl,delilik,varlık,boşluk iç içe.Kuzey Avrupa'nın beyaz geceleri gibi.Kararmayan havanın ardından,hemen gene günün ağarması gibi.

    Yazarken,öykü anlatacak değilsin.Çevre öykü dolu.Her insanın her günü öykülerle dolu.Çevreyi tanımlamak da istemiyorum.Boş,taş örgüsü,gri beton bir duvar bile tanımlamalarla dolu.İnsan beyninin küçük bir kıpırdanışı yeter.O duvar üzerinde her şeyi görmek için.Çocukların ağaçlı bahçelerini,çocukların yaşam bekleyişlerini,hastaların sabırsızlıklarını,yaz güneşinin sıcaklığını,gökyüzünün doyumsuz bütünlüğünü,bulutların biçimlerini görmek için.Gözlerini yumuyorsun.Görüyorsun.Açıyorsun.Tanımlamalar uzuyor,geçmiş zamanın,anın,gelecek zamanın zamansızlığında yitiyor.

    Böylesi bir kişiyi ne kadar süre taşıyabileceksin.Hiç doyumsuz.Seni yoruyor.Karşılıklı yoruyorsunuz birbirinizi.Ben onu tüm kentlerde dolaştırdım.Gölcük'ün Bozdağlarından,mavi küçük gölünden,dağlar gerisinde kendisini kaybetmek isteyen sinirli ninesinin yanından aldım,yaşamın en derin gecelerine,en uzak kentlerine,en genç insanların sevgilerine,en erken sabahlarına getirdim.Gene de doyumsuz...

    Tezer Özlü
    Konu devrikcumle tarafından (12-05-2008 Saat 00:46 ) değiştirilmiştir. Sebep: Ardarda Atılan Mesajlar Birleştirildi

+ Konuyu Cevapla

Bu Konuyu Paylaşın !

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

Bağlama Büyüsü Bağlama Büyüsü Muhabbet Büyüsü Aşk Büyüsü Büyü Aşık Etme Büyüsü Medyum

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198