Yeniçağ akımlarıyla ilgilendikten sonra maneviyatçı psikolojinin Türkiye’deki tek temsilcisi olan Mustafa Merter, evham çağında depresyona girenlere umreyi öneriyor. ‘Her insanda, doğduğu andan itibaren onun gölge gibi izleyen bir ölüm korkusu var. İnsan çok hassas bir varlık. Bir sabun köpüğü gibi her an patlamaya hazır. İşte bu sabun köpüğünü güçlü kılmak ve ölümsüz hale getirmek için sürekli buna bir şeyler katmak istiyor insan, gerek maddî gerek manevi açıdan; iktidar, güç, işte ne varsa. Yaşlanıp güzelliği gidince, bir sevdiğini kaybedince, işinde bir şekilde sarsıntı geçirince o katmak istedikleri dökülmeye başlıyor. Ölüm korkusu sarıyor insanı.’

DİN DÜŞMANLIĞI VE ‘BEN’

Bu ifadeler Psikiyatr Mustafa Merter’e ait. Ona göre insan çok katlı bir yapıya benziyor. Nefs katları denilen bu katmanlarda yükselmeyen insanda, aynı kattaki yatay uğraşılarına rağmen bir tatminsizlik başlıyor. Yükselme dinamiği devreye girmediği müddetçe bu derinleşiyor; hatta daha aşağıya, karanlık katlara doğru iniyor. Hayatı sabit katta kalmış ve yaşlandıkça yavaş yavaş aşağılara doğru inmeye başlamış bir insan çok yoğun biçimde ölüm korkusu yaşıyor. Bir ömür boyu dinî değerleri hayatında tatbik etmiş insan ise hadis-i şerifteki gibi “ölmeden evvel öl”düğünden, yani bir şekilde rolleri öldürüp yükselmeye başladığından ölüm korkusu hissetmiyor. “Bireyin psikolojik açıdan iki temel fonksiyonu var. Birincisi nefs katlarında yükselmeyi sağlamak, ikincisi ölüm korkusunu azaltmak.” diyen Merter, ara katta sıkışıp kalmış ve ontoloji (varlıkbilim) ile ilgili olarak bu alanda bir daral yaşayan insanlarda bütün dinî sembollerin ciddi kaygı uyandırdığını söylüyor:

“Bizim Bodrum’daki otelde akşamları ney taksimi yapılır. Bir hanımefendi hışımla geldi ve ‘Kapatın şunu, bana ölümü hatırlatıyor’ dedi. Alt katlarda sıkışıp kalmış insanın yaşadığı bir trajediydi bu aslında. İnsanların bu konuda verdiği tepkilere bir de bu açıdan bakmak lazım. Kendisine ölümü hatırlatacak her türlü sembolle karşı mücadeleye başlıyor; başörtüsü, sakal, oruç, hac, kurban bir şekilde onun acısını depreştiriyor çünkü…”

ŞAŞIRTAN SORU!

Son zamanlarda Türkiye’de yaşanan olağanüstü gelişmelere dair zihinlerdeki fotoğrafı da bir anlamda netleştiriyor Merter, yaptığı bu değerlendirmeyle. Ruh sağlığı, din, maneviyat sahalarındaki çalışmalarıyla dikkat çeken bir isim kendisi. Transpersonal psychology, yani ‘benötesi psikoloji’ adını verdiği psikoloji konusunda Türkiye’de çalışma yapan tek kişi. Yaptığı, modern ruhbilimcilerin dışladığı maneviyat alanında, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler, Mesnevi ve İbn-i Arabi gibi kaynakların yardımıyla İslami bir bakış açısı getirmek. 10 yıllık çalışmalarını “Dokuz Yüz Katlı İnsan” adlı kitabında toplamış: “Türkiye’de başka orijinal bir çalışma yok bildiğim kadarıyla. Ama bizim böyle abuk sabuk söylemeye çalıştığımız şeyleri mürşid-i kâmiller asırlardır söylüyor. Mesnevi, baştan aşağıya bunu anlatır. Biz onların anlattıklarını psikoloji diline tercüme etmeye çalışıyoruz, kitleler daha iyi anlasın diye.”

Mustafa Merter durup dururken böyle bir çalışmaya girişmemiş tabii ki. 25 yılını geçirdiği İsviçre’den döndükten sonra Bodrum’a yerleşen Merter’i, yaptığı grup terapilerinden birinde karşılaştığı bir soru kendine getirir: “Terapi bittikten sonra bir hanım ‘Şimdi ne olacak?’ dedi. ‘Ya ben ne bileyim şimdi ne olacak. Ben psikiyatrım. Sizi buraya kadar getirdim.’ dedim. Aslında ben onun ne demek istediğini anladım; ama biz bu eğitimden geçmemişiz ki. Bir süre sonra bu hanım ve grup terapisine katılanlar Hinduizm, Taoizm, Budizm, Şamanizm gibi bazı yeni çağ manevi arayışlarına girip felaket üstüne felaket yaşadı. O zamana kadar oluşturmaya çalıştığımız her şey birdenbire gümbürdeyip gitti. İşte o zaman dedim ki, ben bu kadının sorusunun cevabını araştırmalıyım.”

Nereden ve nasıl başlayacağını tam bilemese de 1992’de Batı kaynaklarını tarayarak işe koyulur. Transpersonal psychology’yi fark eder, Türkçeye de ‘benötesi psikoloji’ şeklinde çevirir. Bu arada Mesnevi-i Şerif’e, İbn-i Arabi’ye kulak verir: “Tabii Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler… Batılıların söylediklerini ise filtreden geçirerek aldım. Efendimiz’in (sas) hadis-i şeriflerinde buyurdukları gibi, ‘Hikmet müminin malıdır. Bulduğu yerde alır.’ Batılıların söylediklerinde kesinlikle hikmet var. Ama çok da yanlış var. Tasavvufla psikolojiyi, yani benötesi psikolojisini bir araya getirebilir miyiz diye düşündüm. Yazdığım kitap bu arayışın ürünüdür.”

Batı’daki bu arayışın temelinde, aydınlanma paradigmasının, insanı fizik ve kimya süreçlerini anladığı gibi anlamak isteme yanlışlığı vardır. Önce Freud’a itirazlar başlar. Ardından Jung, Adler, Amerikan ve İngiliz psikoanalitik ekolleri devreye girer. Sonra da insancıl psikoloji denen ekoller, Abraham Maslow’lar, Karen Horney’ler, Carl Rogers’lar ortaya çıkar. Duyular yani ampirik araştırmalar insanı hakkıyla kavramaya yetmez. Böylece Transpersonal Psikoloji 1960-70’lerde pozitivizme, materyalizme, ampirizme karşı bir reaksiyon olarak yavaş yavaş ön plana çıkar.
bu alanda yazdıklarım mustafa mertere aittir