Go Back   Lahuti.com > Tanrı,İnanış Ve Din Öğretileri > İslamiyet > Dini Hikayeler



 
Seçenekler
Alt 29-07-2008, 07:12   #1
 
Muhabbetci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2008
Bulunduğu yer: Almanya/Krefeld
Yaş: 34
Mesajlar: 2.744
Tecrübe Puanı: 4
Muhabbetci yakında ünlü olacak gibiMuhabbetci yakında ünlü olacak gibi
Vahdet Beyle Sohbet (9)





Mehmet Doğramacı

İçimde tuhaf bir sıkıntı. Günlerdir geçmeyen, dinmeyen. Ne yaptımsa olmadı. Dışarı çık, gez, dolaş, uzaklara git nafile. Olmadı. Şuramda, göğsümün orta yerinde kaynayan ama patlamayan bir volkan. Bulutlandığı halde bir türlü yağamayan gökyüzü gibi gergin ve durgunum. Böylesi durumlarda içime korku düşer; acı haber mi alacağım, yoksa başıma beklemediğim bir hal mi gelecek?!.. Olumsuzluk üretmek mi aman ha, ben yine de her şeye rağmen iyi düşüneyim ki iyi gelişsin. Öyle diyorlar ya, olumlu bak olumlu olsun her şey.

Malımı Satın Aldım Yaldızlı Ambalajda: Şimdilerde “The Secret ” moda. Bir de “Niyet Etmenin Gücü ”. İlgisiz kalamadım, okudum. Robin Sharma’nın eserlerini de okudum. Hani şu “Ferrarisini Satan Bilge” ile meşhur olan adam. Yakın dostlardan biri getirdi kitapları. Okuduktan sonra sordu: “ Nasıl, Sharma epeyce yeni şeyler söylüyor değil mi?”

Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme:

- Ne yenisi, Mevlana’mızı, Yunus’umuzu bize pazarlıyor cicili ambalajla! Robin, Mesnevi’ yi iyi okumuş! Ama demez tabii. Derse Doğu Kültürünü övmüş olur. Bize de Batı lazım! Kendi bahçemizdeki meyveyi beğenmeyiz, meyve Batıya gider, yaldızlı ambalaja girer, kendi meyvemizi kendimiz satın alırız Batı ürünü diye!


Batı imiş! Kişisel gelişimmiş! Sırmış! Gülüyorum. 1400 yıl önce bizim Rasülümüz (s.a.v) söylemiş: “ Ameller niyete göredir. “ Sen bu hadisi hiç düşünme, “ Niyet Etmenin Gücü “ kitabı liste başı olsun. “Kulumun zannı üzereyim” e hiç kafa yorma, sağda solda Secret konuş. Tuhaf milletiz vesselam… Önünde Kur’an olacak, önünde Hadisler olacak da Batıdan işaret bekleyeceksin. Şaşıyorum, şaşmakla da kalmıyor ciddi ciddi kızıyorum.

Ne varsa benim köklerimde var, tamam mı? Ne varsa benim kültürümde var! Bir Nasreddin Hoca, bir Mevlana, bir Yunus çıkaramayan Batının donuk aklından ışık bekleyeceğim öyle mi? Işık yanalı 1400 yıl oldu efendiler! 1400 yıl oldu! Görebilene!..



Hoş, tamamen üstünü çizemem. Bilgi nereden gelirse gelsin bilgidir. Fener nereden tutulursa tutulsun güzeldir. Ama, yeni icat gibi sunuluyor ya, işte ona kahroluyorum.

Dost; Limandır: Gönlüm fırtınalı yine. Zaten canım daralmış, saldıracak yer arıyorum. Hani size de oluyordur arada bir, biri bir şey dese de kaldırıp vursam dersiniz ya, öyleyim işte. Ama sakin olmalıyım. Bu fırtına, bu çalkalanış iyi değil. Hain şeytan, kıs kıs güldüğünü biliyorum. Ama yok, senin ekmeğine yağ sürmeyeceğim.

Kalkıp abdest alayım. Sonra da bizim Vahdet Beyi ararım. Belki ilaç olur derdime. Mübarek aramasak aramaz ki. Büyükler arar mı hiç, küçüğüz, biz arayacağız. Hayır yani bir kere de büyükler arasa kıyamet mi kopar? Edep böyle imiş.

“Büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek” diye ant içtik her sabah ilkokulda. Tersi olsa ölür müyüz? Büyükler de az küçükleri saysa. Yooo olmaz, kuralı bozamazsın. Kurallardan gınâ geldi, bıktım iyi mi? Yok ben iyisi mi abdest alıp iki rekat salat eda edeyim.

Ne Söylenip Duruyorsun ? Tam selamda çalıyor telefon. Vazgeçecek gibi değil ısrarla çalıyor. Tesbihatı yarım bırakıp koşuyorum. Patlama, canın mı çıktı geldiiiiiim diyerek alıyorum ahizeyi. Bizim Vahdet Bey: “Oğlum niye mırıldanıp duruyorsun, durmadan negatiflik üretiyorsun, nen var ?” demez mi?..

Abooo! Ya ben bu adama şaşıyorum. Bu nasıl gönül arkadaş? Ne yapsam duyuyor! Sanki tepemde dürbün, sanki gizli kamera peşimde. Kekeleyerek sıkıntımı anlatıyorum. Sinirliyim, daraldım diyorum. Dr.Münir DERMAN’(ks) ın bir vaazından alıntı yaparak konuşuyor:

- Sinir hayvanda olur çocuğum, insanda sinir olmaz!

Lafa bakar mısınız Allah aşkına? Delirmemek işten değil. Hayvan dedi! Devam ediyor:

- Bu akşam bizde fasıl var. Sanat erbabı gençler gelecek. Çık gel, efkarın dağılsın.

Bir şey dememe fırsat vermeden kapatıyor. Sinir hayvanda olur, sözüne taktım. Ne demek bu? Sakin olup düşüneyim. “Müminde stres olmaz “ demişti rahmetli Prof. Ayhan Songar.

Hayvan; bedeni boyutumuz. O boyuta düşende sinir olur. O boyutta yaşayanda öfke olur. Tabii ya, bak şimdi anladım, yoksa Münir Hoca niçin kürsüden cemaate hakaret etsin?! Hakaret olsa Vahdet Bey bana niye söylesin!?

Hem bir şey daha anladım. Bu Vahdet Bey seviyor beni. Sevmese acımı, sevincimi, her halimi taaa uzaklardan duyamaz ki! Yanına varınca yüz vermez ama bugün iyice anladım, benim onu sevdiğim kadar seviyor. Belki daha fazla.

Muhabbet Bağı: Çengelköy’de ata yadigarı ahşap köşke gidiyorum. Burayı unutamam. İftarda kebap beklerken önüme sirke- zemzem koymuştu hani. Siz de hatırlarsınız. İşte orası. Güneş perde perde iniyor denize. Merdivenleri çıkarken tam Ahmet Haşim’lik bir manzara diyor ve her zaman zevkle mırıldandığım Merdiven şiirini okuyorum:

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


Yukarı çıkarken Vahdet Bey sesleniyor:

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller

Durur dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


Vay beee! Bizimki şiiri de duydu, devamını okudu üst kata çıkan merdivenlerin başında. Yaman adam vesselam. Kucaklaşıyoruz. “Ne o, daraldın ha? Bir de millete İNŞİRAH yazarsın, gönlünüzü geniş tutun, Allah’a dayanın dersin! Hani icraat ?!”

Haklı. Ne dese haklı. Keşke yazmak, konuşmak kadar kolay olsa hayat!..

- Bu gece Muhabbet Bağına gireceğiz. Gel seni dostlarla tanıştırayım.

Salonun Boğaza bakan balkona yakın kısmında üç kibar insan. Hallerinden belli musikişinas oldukları. Nedense sanat erbabı özel yaratılmışçasına kibardır. Musiki ile uğraşanlar bambaşka ama. Onlardaki zarafeti kimsede görmedim.

Udî, Kanunî ve Neyzen dostlarla tanışıyoruz. Akşam ezanı ile birlikte namaza duracağız. Dostlardan biri geçiyor imamete. Makam bilen biri Kur’an okudu mu değme lezzetine. Ayrı bir huşû sarıyor gönüllerimizi. Akşamı eda ettikten sonra kahvaltılıklar atıştırıyoruz. Sohbet Vahdet Beyin sözleri ile açılıyor:

- Sanat Musikimiz nereden doğdu, bilir misiniz çocuklar?

Hepimiz susuyoruz. O büyük. Bildiğini açmak için sorar böyle. Devam ediyor:

- Türk Sanat Musikisi tamamen Tekke ürünüdür! Mevlevi Tekkesi özellikle. Tekbir mesela. Başka hiçbir İslam memleketinde bu tarz değil. Mustafa Itri Efendi’nin bestesi. Kabri nerede bilen var mı?

Atılıyorum. Bir konuyu biliyorsam kaçmaz, hemen atlarım.

- Edirnekapı Şehitliği ile çevre yolu arasında kalan camiin orada. Yanında bir de tekke var!

Musiki ehli dostlara latife ediyor:

- Bak gördünüz mü, ilahiyatçı musikiye uzak değilmiş.

Hangi dağda kurt öldü ise okşadı biraz. Ama aklımdan bile geçirmeyeyim, hemen peşine fırçası gelir. Devam ediyor bizimki çaylarımızı yudumlarken:

-Salavat sonra. Hiçbir İslam milletinde bizimki gibi değil. Biz bir başka severiz Hz.Muhammed’i(s.a.v) Onu kimse bizim kadar sevemez! Anlıyor musunuz, sevemez!

Çok iddialı konuşuyor diyorum içimden. Ağlamaya başlıyor. Dostlar ağır ağır salavata giriyorlar. Ud, Kanun, Ney… Hepsine hastayım. Ruhumuz aksediyor tellere, nefeslere, nâmelere…Birlikte salavat okuyoruz.

Sonra Hz. Muhammed aşkına yazılıp son yıllarda dillere düşen ilahiyi okuyorum:

Sevdim seni mabuduma Canan diye sevdim

Bir ben değil alem sana kurban diye sevdim.


...

Yakında kutladığımız İstanbul’un Fethinden bahis açılıyor. Dostlar mehter marşlarından birini çalarken Vahdet Bey fetih günlerine öykünmüş olacak ki ilahiden sonra şiire başlıyor:

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik./ Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.



Yahya Kemal’den okuyor. Durur muyum? Necip Fazıl’la veriyorum karşılığı:

Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir / Bulur mu deli rüzgar o sedayı Allah Bir!

Tekbire giriyoruz aheste aheste.

ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER! LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER!..

Defalarca tekbir alıyoruz. Kurbanız Hakkın yoluna. Kurbanız Muhammed(sav)e!

- Muhabbetimiz bol olsun. Bu gece muhabbet gecemiz olsun. Muhabbet dedim de, sorayım, nasıl başlar muhabbet?

Bana baktığına göre benden bekliyor cevabı:

-Şeyyy, karşılıklı elektriklenme olur, o zaman muhabbet başlar.


-Sevsinler elektriğini, trafonu. Karşılıklı başlarmış… Başka kim söyler?

Neyzen dost açılıyor:

-Muhabbet; üst mertebeden akar Üstadım. Allah kulunu sevmese kul Rabbini sevemez! Muhabbet büyükten gelir. Büyük sevmese, küçük sevemez!

Vahdet Bey bana dönüp:

-Duydun değil mi? Kendini bir şey sanma! Ben sevmesem sen beni sevemezsin!

O kadar mutluyum ki, tatlı bir fırça ile sevdiğini söyledi bana. Yıllar sonra ilk kez söyledi. Bundan daha güzel ne olabilir? Udî dostumuz taksim geçiyor. Sonra hep birlikte Muhabbet Bağını icra ediyoruz.

Muhabbet bağına girdim bu gece

Açılmış gülleri derdim bu gece

Vuslatın çağına erdim bu gece

Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş

Ararım, ararım seni her heryerde

Sorarım ıssız gecelerde sevdiğim nerde


Bütün stresim geçti. Ayrı bir iklimdeyim şimdi. Vahdet Beyin torunu gül şerbeti getiriyor. Güle bayılıyoruz. Gül Muhammed (sav) den akar gül renkli sevdalar. Muhabbet olan yer gül kokar.

Zikir ve sohbet meclislerinde hissetmişimdir bunu. Sanki esans sürmüşçesine ortalık gül kokar. İlk zamanlar sorardım, biri bir şey mi sürdü? Acemilik işte. Dostlar içten içe gülermiş. Sonra öğrendim, oluşan muhabbetin kokusuymuş o. Sadece sevenler duyarmış.

Burası da bu akşam gül kokuyor. Gülden de öte, Kâbe örtüsünde duyduğum o emsalsiz koku geliyor. İnsanı kendinden geçiren o hoş rayiha. Şerbetleri içerken Kânunî dostumuz beste hakkında bilgi veriyor:

- Merhum Saadettin Kaynak Hocanın eseri.

Vahdet Bey bana soruyor:

- Kim bu Sadettin Kaynak?

- Sultanahmet Camii baş imamı.

- Aferin. Devam et çocuğum.

- Sadettin Hoca bir gece Efendimiz(sav) i rüyada görür. Çok mutlu olur. O kadar ki uyandığında da o haz sürsün ister. Sabah camie giderken Muhabbet Bağını besteler..

………..

Bu besteyi bir kadına yapıldı sanırdım. Ne kadar değişikmiş.

Cemalullah Aynası: Vahdet Beye ayna konusunu soracağım. Tasavvuf konuşanlar bir aynadır tutturmuş gidiyor. Ne aynası Allah aşkına? Biraz düşündükten sonra açıyor:

- Ayın Nuru güneşten. Güneş olmasa ay nur yansıtamaz.

- İyi ama güneş Nar!

- Celaldir güneş, Cemal ayda seyredilir. Bazı saf aylar nuru kendinden sanır. Oysa güneş olmasa bir hiçtirler.

- Yani şöyle mi; Celale ayna olandan Cemal yansıyor?

- Belaya katlanandan çıkar Teslimiyet! Acıyı nimet bilenden doğar Tevekkül. Darlığı Haktan bilene gelir Genişlik. Ateşe pervane olan erer ışığın hakikatine.

- Yoooo, o dediğin biraz riskli. Pervanenin sonu yanmak.

- Ödlekler korkar yanmaktan.

Gene vurdu can evime. Gene sapladı gümüş hançeri bağrıma. Niye ağzımı açtım ki? Sussam olmaz, konuşsam hiç olmaz.

- Güneş olmasa gezegenler hayat bulamaz. Nar olmasa Nur da olmaz. Ama gel gör ki ukalalar nuru kendinden bilir. İnkar ederler güneşi. Ay olan, haddini bilen inkar etmez.

Tam yeri geldi. Dostlar konuya paralel bir ilahiye giriyorlar:

Ömrün bitirmiş viranemiyem / Aklın yitirmiş divanemiyem

AllaHUUU Alllahhhh / AllaHUUU Allaaahhh


Bana Kadın Sevdirildi !.. Bir taksim istiyorum. Leyla bir özge candırı söyleyeceğim. Kanunî dostumuz segah taksim geçiyor. Birlikte meşk ediyoruz:

Leyla bir özge candır / Kara gözlü ceylandır
Doyulmaz hüsn ü andır / Kanılmaz bir içim su
Leyla, Leyla ah Leyla

Dillerde söylenen o / Yollarda gözlenen o
Yürekten özlenen o / Her gönülde o arzu
Leyla, Leyla ah Leyla


Leyla olunca konu, yakalanan damardan girip ortalığa soruyorum:

- Niçin Leyla?.. Neden kadın? Neden beşeri aşk?

Bu defa kanun çalan arkadaş açıyor:

- Leyla aynadır Mevla’ya! Bilirsiniz bazı tarikat disiplinlerinde dergaha gelenlere sorulurmuş; Leyla aşkını tattın mı? Tatmadınsa dön, tadınca gel. Leyla’yı bulamayan Mevla’yı da bulamaz!

-Tamam da Leyla’da seyredilen ne? Her Leyla, Mevla’ya götürür mü?

- Leyla’da seyredilen Mevla. Tabii hakiki aşksa yaşadığın. Aşk tehlikeli yol. Kül olup gitmek de var. Mecnun, Meczup olup dengeye gelememek de. Ama, dengeye bir geldin mi miractan dönen Muhammed misali olursun. Yepyeni bir idrak, yepyeni bir yaşam başlar.

Vahdet Bey konuyu ele alıyor:

- Bana 3 şey sevdirildi buyururken kadını da zikrediyor. Buradan düşünün.

Aykırı bir çıkış yapacağım:

- Mevla kadınla bulunuyorsa Mevlana niye Şems’e tutuldu? Mevla, Leyla ile bulunursa kadınlar ne ile bulacak?...

Biraz kızıyor. Yooo pardon büyükler kızmaz, kızmak bizim gibi avama özgü. Onlar sadece Celallenir. Bunu da anlamış değilim. Büyük kızdı mı Celal, ben kızınca sinir. Çık çıkabilirsen işin içinden… Bizimkine de Celal yakışır zaten. Bakalım ne söyleyecek?

- Zahir ilmi okudun diye hep zahirden bakmak zorunda mısın! Kadınla sembolize olan ne?

- …………….

- Besmelede hangi esmalar var?

- Rahman ve Rahim.

- Yani?..

- Rahman ve Rahim vuslatı ile B sırrı açılıyor ve Besmele çekiliyor!

- O zaman Mevlana ile Şems’te, aşıkla maşukta tecelli eden ne?

- Biri Rahmaniyet, biri Rahimiyyet timsali. Yani kişi Rahmaniyete açıksa ayna bir mahalde Rahimiyyeti, Rahimiyyete açıksa ayna bir mahalde Rahmaniyeti seyrediyor ve birliğe eriyor.

-Bak isteyince anlıyorsun. Olay kadın değilmiş, kendinde bulamadığını ayna bir mahalde görmekmiş değil mi?

- Evet şimdi anladım. Bütünlük aynadan yansıyan nur ile gerçekleşiyor.


Tekrar önemli bir noktaya parmak basıyor:

- Ayna mahal dediysem, uzakta, karşıda ara demiyorum. İyi anlayın. Siz, sizde olanı bulacaksınız. Karşınıza gelen, sizdekini yansıtacak. Karşınıza gelen önemsiz mi demek bu?

- Hayır.

- Tabii ki hayır. Çok önemli! Ayna olmasa göremezsin kendini! Ama bileceksin, aynadaki sensin. Hepsi sende. Nerende?

Udî dostumuz söylüyor:

- Gönlümüzde!

Vahdet bey keyifleniyor: Haydi, titresin gönül teli diyor. İçinde Gönül geçen şarkıya giriyoruz:

Gönlümün içindedir gözden ırak sevgilim
Çekilmez biçimdedir bu iftirak sevgilim
Gözüm yolda gönlüm sende
Tahammül kalmadı bende
Yok mu acep bir bilen de

Seni nerde bulayım
Gökte mi yerde misin?
Ya kimlerden sorayım
Sonsuz seferde misin?

- Neredeymiş hakiki sevgili?

- Gönülde! Özde!

- Özümde deyip ukalalık eder, her şey bende dersen nolur?

- Varamam özüme. Bulamam gönlümü!

- Tamam, şimdi anlaştık.

Sazende dostlarımızı daha fazla yormamak adına mola veriyoruz. Pastalar da geldi. Vakit gece yarısına doğru ilerliyor. Vahdet Bey arada bir sahile doğru bakıyor, ne var anlamadım. Bir gözü de telefonda. Sever sürprizleri. Bakalım bize ne sürpriz yapacak bu gece?

Mehtaba Çıkarken: Telefon çalıyor. Kısa konuşuyor bizimki:

- Sen sahilde bir çay iç, 15 dakikaya geliyoruz.

Sonra bize dönerek: Mehtap Boğaziçi’nde seyredilir. Kalkın mehtaba çıkıyoruz.

Eh, böyle bir muhabbet üzerine mehtap ve Boğaziçi, ne diyelim, bal kaymak olur. Sahile iniyoruz. Bizim Misbah Reis tekneyi iskeleye bağlamış. Selamlaşıyoruz. Dostlarla birlikte açılıyoruz sahilden.

Mehtap, denize serpiştirdiği yakamozlarla tempo tutuyor muhabbete. Tekne karanlığa köpükler saçarken o kadar berrak ki ay, bakmaya kıyamıyoruz. Hemen ayet geliyor aklıma: - O Gün Yüzler Vardır, Pırıl Pırıl Aydınlık. Rablerine Bakarlar.

Vahdet Bey sözü alıyor:

- Rab; terbiye edendir! Rabbin eğitendir. Rabbin; cemalini bir kul aynasından gösterendir. Dünyada bir Hak Dostunun gözlerindeki gülümsemeye çarpılmışsan, Rabbini seyir orada başlar, orada anladın mııııı?

Eyvallah diyorum. Fasıl heyetimiz “Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık “ nameleri ile gecenin sessizliğine, uyuyan dalgalara ritimler saçıyor. Vahdet Bey, Sadi Hoşses’in kürdili hicazkar bestesi ile havayı renklendiriyor:

Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey
Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
Dünyada senin aşığın olmak ne saadet
Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey
Yıldızların altında ibadet ne güzel şey


Bir yanımız Rumeli, diğer yanımız Anadolu Hisarı. Karşımızda Karadeniz’e açılan Boğaz. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün altından geçerken Vahdet Beyle teknenin burun kısmına geçiyoruz. Dostlar kah sözlü, kah enstrümantal fasıla devam ediyorlar.

Rical-İ Gayb Toplanır Bu Gece: Rical-i Gayb her ayın 14 ünde Hıra mağarasında toplanırmış. Bu gece de ayın 14’ü. Bu konuda ne dersin, diye soruyorum. Gözleri uzun süre Yuşa Tepesine dalıyor. Belli ki dua ediyor. Belki de Yuşa Hazretleri ve erenlerle rabıta kuruyor. Bekliyorum.

- Rical-i Gayb; 124.000 Veli… 124.000 Velinin, 124.000 Yüksek, Seçilmiş Ruhun toplantısı. Ne konuştuğunun farkında mısın sen?

- Özür dilerim, hata mı ettim?

- Kitaptan oku, etrafa sat. O kadar basit mi? Velayet ve Tasarruf Ehlini konuşuyorsun. Sanki sıradan bir iş toplantısı konuşur gibi.



Bizimkine de ne desen suç! Ama haksız da değil. Onlar kiiiimmm, biz kiiiimmmm!?..

***

Teknemiz Tarabya açıklarından dönüyor. Daha ileri çıkmak istemiyoruz. Ne tarafa dönsek ay tepemizde. Vechini ne yana dönersen Rabbini görürsün der gibi. Vahdet Bey, teknenin iç kısmına geçiyor.

Dostlar soluklanırken Misbah Reis tavşan kanı çayı çoktan hazır etmiş. Bardakları dudaklarımıza götürdüğümüzde içimiz ısınıyor. Hani üşümüşüz biraz. Vahdet Bey açıyor:

- Rical-i Gaybın Hıra’daki toplantısı ehlinin işi. Sen, sendeki Rical-i Gaybı düşündün mü?..

Aman Allah’ım! Küçük dilimi yutacağım. Bendeki rical-i gayb mı? Bismillah! Bu da ne, dememe kalmadan devam ediyor:

- Rical-i Gayb; Görünmeyen Erkler, Görünmeyen Kudretler demek! Zerrede olan Külde de var ya! Hepimizin özünde de bir rical-i gayb mevcut! Hüner o kudreti harekete geçirebilmek.

- Hani ben de SAKLI KUDRET yazmıştım.

- Kendine pay çıkarma, saklı kudret değil, rical-i gayb konuşuyoruz.



Ha saklı, ha görünmeyen. Ne fark eder? Yok illa Onun dediği olacak, onun kavramları ile konuşulacak! Ne yapalım sevdik bir kere! Uyacağız. Bu tezine delil isteyeceğim:

- Bizde de rica-li gayb; görünmeyen kuvve olduğu nereden belli?

- Ayın 14 ünde aşırılıklar artıyor değil mi? İhtiraslar, tutkular tavan yapıyor. Hatta intiharlar yaşanıyor!

- Evet.

- Yani bedende, ruhta yoğun bir kuvve oluşuyor!

- Evet.

- Daha ne? Delil açık değil mi?

- Rasülullah’ın her ayın 13-14-15 inde oruç oluşu da o kudreti verimli kullanmak için sanırım!

- Maşallah, jeton köşeli de olsa, düşüyor!

- İyi ama Hıra ne burada? Mağarayı nasıl düşünelim?..


- Onu söylersem akıllar karışır. Özünde ricali gayb olduğunun delili Hıra. Ama söyleyemem.

- Sır mı?..

- Evet sır!

- Söylense kıyamet mi kopar?

- Kopmaz da sırrı dökülen ayna aynalıktan çıkar. Bir daha nur yansıtamaz anladın mı?..



Mana müthiş. Yerine güzel oturttu. Aklım Hırada. Aklım bendeki kuvvelerde. Ne beni, ben dedim mi benliğe düşerim, aklım mehtapla özümde açılan sırlarda.

Tekne rıhtıma yanaşıyor. Ne muhteşem bir geceydi Allah’ım.

Bizi sahilden uğurluyor Vahdet bey. Ayrılırken el sallıyor:

- Muhabbetten Muhammed doğar. Muhabbetiniz bol olsun çocuklar. Gönüllerinizdeki Muhammed’i berrak aynalarda göresiniz emi? Kalın sağlıcakla…
__________________
Radyo dinlemek icin Tikla
Click the image to open in full size.
3:78 "Onlardan bir zümre vardir, aslinda Kitap'tan olmayan birseyi siz Kitap'tan sanasiniz diye, dillerini Kitap'la egip bükerler. O, Allah katinda olmadigi halde, "Bu, Allah katindandir." derler. Bilip durduklari halde, Allah hakkinda yalan söylerler."
Muhabbetci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Reklamlar

Lahuti.com ©2000 - 2009
Powered by vBulletin

SEO by vBSEO 3.2.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151